Mikail'in gözleri ise gece mavisiydi artık. "Olmuyor ... " dedi suratını buruşturarak; "Biliyorsun, ben sinirlendiğim zaman ... " Cümlesini bitirmeden başka bir cümleye geçti.
"Af dilemeliyim belki de." Gözleri afrika menekşesi moruna döndü. "Hatta ne belkisi. İlle de dilemeliyim."
Dedin ki, 'Böyle bir düşünceyi nasıl düşünürsünüz?' Ne alaka şimdi bu? Düşünceyi nasıl düşünürsünüz ne demek?" Yakın çevresinde kıs kıs gülen arkadaşlarına sırıta sırıta göz kırptı. "O öyle düşünür, bu böyle düşünür. Bun dan kime ne? Bizim neyi nasıl düşüneceğimize sen mi karar vereceksin? Ne düşüneceğimizi ve neyi nasıl düşüneceğimizi sana sorup da mı düşüneceğiz? Düşünmek yasak mı Hoca? Diyelim bir şey düşündük, bu da senin hoşuna gitmedi... Karşına gelip boyun mu bükeceğiz sen beğenmedin diye? Bu mu istediğin? Kulluk mu edeceğiz kula? Bu tuhaf sorun, ki aslında soru kisvesi altında hepimizi bir temiz azarlamak istiyordun, farkındayım, bu tuhaf itâbın diyeyim, Cennet' in sınırsız hürriyet vaadi ve Yüce Allah'ın kıyam em riyle çelişmiyor mu? Adem' in önünde geldik yetmedi, senin önünde de mi secdeye gelelim yani? Yeni eşref-i mahlukat sen misin?"