Öncelikle uzun zamandır kitaplarla olan aramdaki mesafeyi bu kitapla tekrardan kırdığıma inanıyorum. Özlediğim bir dil tarzıyla güzel ve sürükleyici bir kitaptı. Bu yüzden ne kadar objektif değerlendirebilirim bilemiyorum.
Eğer benim gibi 1800'lü yılların Rus edebiyatının dilini seviyorsanız ya da 1850 sonrası İngiliz edebiyatının dilini seviyorsanız bence çok sevebileceğiniz bir dile sahip bu roman. Ve muhteşem çevirisi sayesinde uzun zamandır o özlediğim edebi hazzı tekrardan aldım. Bu kitabın konusu olarak "bir kadının ruhani uyanışı" gibi cümleler kuruluyor ama bence bu kitap bu ifadelerden çok daha fazlası. Döneminde cahilce yetişmiş bir kadının geçirdiği ruhsal değişimlere tanık olurken aynı anda kitap sayesinde o dönemdeki insanlara, ilişkilere hem toplumsal hem de insani bakış açısıyla gözlemleyebiliyoruz. Yazar bir erkek olmasına rağmen bir kadının ruhundan bakarak olayları bize anlatıyor, ve aslında bu noktada da oldukça başarılı benzer başka eserlerle karşılaştırdığımızda. Ama kitabı okurken Kitty için yazılan çoğu satırın bence bir erkek tarafından yazıldığı hissediliyordu. Sanki kadınları anlamaya çalışan ve güçlü empati yeteneğine sahip bir adamın elinden çıkmış gibiydi bu roman. Ana karakterimizin yaşadığı bir çok güçlü ve sarsıcı hayatındaki gerçekler varken bunları sanki daha dışardan bir bakış açısıyla ele almıştı roman. Ama buna rağmen yine de beni yer yer ağlattı ve değişik duygular hissetmeme vesile oldu bu kitap ve bence asıl başarısının sebebi de bu. Ah Walter sanırım her okuyan için ciddi bir kalp kırıklığı oluşturabilecek bir karakter. Yaşadığı döneme ait olamayan, çevresindeki insanlardan daha farklı bir bakış açısına sahip olan ve bunlardan dolayı yalnızlık hissini iliklerine kadar hisseden, sorunlarına karşı çözüm yöntemleri tartışmalı olan
Ahmet Ümit bana göre düşüncelerini empoze etmekte çok başarılı bir yazar. Okuyucuyu hangi noktalarda etkilemesi gerektiğini çok iyi biliyor. Kitap hakkında ilk vurgulamak istediğim nokta bildiğiniz gibi kitap yaklaşık 100 sene öncesinde yaşanan olayları anlatıyor ve en önemlisi Ahmet Ümit'in kelime seçimleri o döneme yakışacak bir titizlikte yapılmıştı ve bu beni bir okuyucu olarak çok mutlu etti. Sadece bir yerde kullandığı 'egoist ' kelimesi biraz duraklattı yeni dönem kelimelerinden biri olduğunu sanıyordum ama araştırdığımda 1912 yılında ilk kez kullanıldığını gördüm ve bu detay hoşuma gitti. Kitapta en çok aradığım şey objektif bir bakış açısıydı ama sonuç olarak bu bir kaynak kitap değil benim senin gibi insanların düşünceleri ve onlarda objektif olmak zorunda değil. Kitapta en çok merak ettiğim diğer nokta şuydu; bu kadar uzun olmak zorunda mıydı , şahsen bu kadar uzun romanlarda o sürükleyiciliği sağlamak için yeterli bir olay örgüsü ve bir edebi haz istiyorum. Ve bence kitabı okuyan çoğu kişi dediğim iki noktanın çokça eksik olduğunu fark eder. Genel olarak Ahmet Ümit romanlarının ortasına gelince çok sıkılıyorum bu kitapta da öyle oldu bence bunun en büyük nedeni sağlam bir kurgusunun olmaması bu eksik kaldıkça sayfaları uzatarak bir çözüm bulmuş gibi görünüyor yazar. Umarım diğer kitaplarında okuyucu olarak beklediğim hazzı bulabilirim.
Bu kitap genelde okunması zor kitaplar arasında yer alıyor. Ben buna katılmıyorum , sadece doğru vakitte doğru kişilerin okuması gereken bir kitap bu. İnsanlar tarafından sevilmedikçe hırçınlaşıp kabul görmedikçe öfkelenmeniz ve bunları hissettikçe herkesten aslında kendinizden nefret etmeniz gerekiyor bence bu kitabı okumadan önce. Eğer bunları düşük voltajda yaşadıysanız ve yine ağır geliyorsa bu kitap okumadan önce 'Yeraltı' filmini izleyebilirsiniz karakterle pardon Dostoyevski ile daha çok empati yapabilirsiniz.
Bir kişiyi tanımak için şu soru güzel bir başlangıç olabilir; Dostoyevskici misin, Tolstoycu mu? Ben Dostoyevskici olan taraftanım. Kitaplarında ruhunun çırpınışlarını hissetmek, hayata karşı bir kabul görme beklentisinde olmak ama o hayattaki insanların arasına girmek istememek. Aslında günlük hayatta bizim arada kaldığımız sıkıntıları bu kadar özümsemesi kendini gerçekçi bakış açısıyla adlandırırken bir o kadar da o gerçekten kaçmaya çalışması ya da kabul etmekte zorlanması. Büyük ihtimal Dostoyevski onun hakkında bunlar dendiğini duysa homurdanırdı ama o homurdanmanın altında gizli bir memnuniyet yatardı. İşte bu kitapta hepimizin ruhunda var olan ama kimimizin öldürdüğü kimimizin beslediği duygulara karşı savaşa 1. ağızdan şahit oluyoruz. Kitabın her sayfasında bir savaş var bazen sakinliğe bazen hayatın ritmine ama en çok kendi benliğimize.
'Ölü doğmuş insanlarız biz ve uzun zamandır canlı babaların çocukları değiliz, giderek daha çok hoşlanıyoruz böyle doğmuş olmaktan. Zevk duyuyoruz bundan. Çok yakın bir gelecekte bir şekilde düşüncelerden doğmanın bir yolunu bulacağız. Ama yeter artık; 'yeraltından' daha fazla yazmak istemiyorum. FD
Ama insan bitmedikçe yeraltı bitmez, yeraltı bitmedikçe yeryüzüne çıkma umudu bitmez. Umutla kalın.
O kadar güzeldi ki, hasret kaldığım bir tarzda yazılmıştı. Mitolojiyi bu kadar güzel bir dille yazan o tanrıların güçlerinin aslında güçsüzlük olduğunu bu kadar hissettiren az kitap var bana göre. Okudukça olaylar arasında kaybolmaktan vakit bulursanız eğer insanların aslında yüzyıllardır çözmek istedikleri problemlerin gerçek problem olup olmadığını sorgulayabilirsiniz. Bir yerde şu sözü duymuştum 'Aslında hayatta en önemli olan çakıl taşı gibi kalmaktır. Çakıl taşları etrafındaki etkenler yüzünden aşınır ama özünü kaybetmez.' . Gerçekten ne kadar özümüzü koruyoruz ya da özümüzü koruyacak kadar doğru muyuz? Sanırım kitaptaki karakterlere biraz fazla romantik yaklaşıyorum. Her şey zıttı ile birlikte vardır sözüne inanan biriyim ama o zıtlıklar ayrı vücutlarda olmasındansa tek bir vücutta o zıtlığın çarpışmasını izlemek ve yaşamak bana daha iyi hissettiriyor. Dediğim gibi kitabı okurken kaybolun olaylar ve kişiler arasında ama düşünmeyi ve hissetmeyi bırakmayın. Aramızda kimler Prometheus'un kaderini yaşamaya cesaret edebilir? Belki de ilk sormamız gereken soru bu kendimize.