Orhan Pamuk denince aklıma gelen ilk özelliği onun bitmek bilmeyen çalışkanlığıdır. Masumiyet Müzesi’nin en üst katında kendileri bile birer sanat eseri sayılabilecek roman eskizlerini gördüğümden beri; çalışkanlığına ve öğrenmeye olan tutkusuna derin bir saygı duyuyorum.
Elbette gün sonunda çok okuyarak yazdığını biliyordum ancak sahiden nasıl yazdığı Orhan Pamuk’a dair en büyük merakımdı.
Schiller’in ‘Saf ve Duygusal Şiir Üzerine’ isimli makalesini temel alan kitapta Orhan Pamuk, makaleye atıfta bulunarak ayrımı romancı ve roman okuyucuları için formülize ediyor. Kitabın adından da anlaşılacağı üzerine Saf ve Düşünceli olan bu ayrımı burada açıklamak kitabın bütün tadını kaçıracaktır. Kitap bittiğinde ben hangisiyim sorusunu sormayacak olan yoktur. Ben her ikisi birden olduğumu kabul ediyorum.
Pamuk’un Harvard Üniversitesi’nde, verdiği konferanslarından oluşan kitabı okurken, her sayfasında kendime şu soruları sordum: Ben bir kitabı nasıl okuyorum, insanlar kitapları nasıl okuyor, bir kitap nasıl okunmalı; romancı, kitabını nasıl okumamızı arzu ederek yazıyor.
Kendisini bu tip bir sorgulamaya itmek isteyen herkesin okuması gereken Saf ve Düşünceli Romancı’nın gün sonunda Orhan Pamuk’un tamamen kişisel görüşlerine ve hayat deneyimlerine dayandığı asla unutulmamalı. Çünkü bir romanı okumanın da yazmanın da en doğru tek bir formülü yok. Tam da bu nedenle Pamuk, kendinden bahsederken tüm insanlıktan bahsedebileceğini derinlemesine sezen ilk yazar olarak açıkladığı Montaigne’ye yaslanarak şu uyarıyı yapma ihtiyacı hissediyor;
“Kendi romancılığımdan söz ederken, bütün romancılardan söz edebilmemin bir sınırı olduğunun farkındayım. Okur bu kitabın, roman yazma ve kitap okuma geleneği zayıf olan bir ortamda, 1970’lerin Türkiyesi’nde, kütüphanesindeki kitapları okuyarak