Yeteneği insanların algılayamacağı derecede büyük ama var olduğunu 'hiç'bir zaman
-mutlu olduğunu hissedebilmek adına kendini kandırdığı zamanlar hariç- hissedememiş bir bireyi anlatıyor. İhtiyacının dışındakileri duyumsayamayan gelişmemiş ve basit canlıların bir araya gelerek oluşturduğu, insanın kendisinden topluma dayanan, hiçliği hissettiren bir insanlık trajedisi.
Kendi yaşamından yüzyıllar önceki bir devri yaşar gibi anlatmış ve okuyucunun gözünde bu devri canlandırabilmiş bir yazar. Eskiye dönerek, geleneklerin daha yoğun uygulandığı ve gözetildiği, toplumun birbirinin yargılarını benimsediği bu sıkı kurallı dönem içinde bile, insanın en ilkel halini gözler önüne sermiş. İçerisindeki konunun abartı bir hayal ürünü ile anlatılması verilen mesajın altını birçok kez çiziyor: Gerçek benliğimizi insanın o alçakça ve aciz benliğini en saf şekilde ve transparanca göstermek. İnsan algısının ve benliğinin ne kadar kanmaya hevesli, kandırılmaya açık ve hayvani bir dürtüye boyun eğdiğini fark ettirmek.
Kast sisteminin katı uygulandığı bu dönemde en rütbeli, rütbesinden gözleri kör olmuş, deliye dönmüş insanların bile özüne döndüğünde ne kadar savunmasız ve zaaflı bir canlı olduğunu acınası bir biçimde gösteriyor. Canlandırıyor.
Başlarda merak ile okumaya başladığım bu roman, sonuca doğru giderken bende iğrenmeye sebep oldu, yazarın betimlemeleriyle hedeflediği amaca ulaşmış olduğunu düşünüyorum. İnsanların toplum içerisinde yaşarken bile bireyciliğini, bencilliğini de bu etapta vermesi, hem açıkça suçlu olarak görünen bir kişiye farklı bir bakış açısıyla bakmanızı sağlıyor hem de bu hissi yoğunlaştırıyor. Şaşırdığım bomba etkisi yaratan bir sonla bitti. Anlaşılan Süskind klişeleşmemiş ve beklenmedik sonlar yazmayı seviyor.