(Spoi !)
Kitabı başta okurken beklediğim senaryo dedim.Hayatlarının yükünü taşıyamayan o güzelim çocukların yanışının hikayesi.Evet beklediğim tam olarak buydu.Ama Eylül de o yola girince hafif bir sarsıldım.Çünkü onun boyunu aşan dertleri yoktu.Hatta birçok insandan daha şanslıydı.Sarsılmamın bir diğer ve asıl sebebi Eylül’ü kendimle bağdaştırmıştım.Benzer hayat hikayelerimiz vardı.İkimiz de şanslı sayılan,tırnağı kırıldığı için ağlama hakkına sahip olarak büyütülen o kız çocuklarındandık.Onun durumunda birinin kafamızdaki kalıplarda buna düşmemesi gerekirdi.Onun yerinde olma düşüncesi ve benim de aslında böyle şeylere Eylül gibi diğer bütün insanlarla aynı mesafede olduğum gerçeği beni sarstı.
Ayrıca bir kez daha insanın var olanı kabullenmedeki acizliğini gördüm.Eylül’ün her seferinde kontrolün kendinde olduğunu sanması,bütün o bahaneleri ama her seferinde tekrar tekrar yenilişi ve bunu yenilgiden saymayışı ve bütün süreci okuyucunun çaresizce hiçbir şey yapamadan okuması.Dışardan bakınca bazı şeyleri anlamak ne kadar kolay oysaki.Onun yerinde olsam bu hataya düşmezdim demek ne kadar kolay.Tıpkı başta Eylül’ün de yaptığı gibi.Yapmazdım dediğin an benzer tesellilerle kendini avuttuğu,defalarca yenilmesine rağmen hala hakimiyet kurmaya çalıştığı olaylar geliyor insanın aklına.Eylül’ün bahanelerinin tanıdıklığı irite ediyor insanı.Sanki sevmediğim biriyle yüzleşmek zorunda kalmışım gibi tatsız bir an oluşturuyor okurken.
Kitapta en sevdiğim bölüm Dünya öldükten sonra Eylül’ün kendine çift kişilik yaratmasıydı.Çünkü var olan Eylül imajı mükemmeldi.Onu kirletemezdi.Onun kirlendiğini kabul etmediği için bu kadar batmamış mıydı zaten ? Oluşturduğumuz o imajlara zarar gelmesin diye harap olmuyor muyuz hepimiz?