Orhan Kemal’in Cemile romanı, 1930’ların Adana’sında, Çukurova’nın o tozlu fabrika ortamında geçen hem hüzünlü hem de toplumsal yönü çok güçlü bir hikaye. Bir yanda Boşnak kızı Cemile ile Katip Necati’nin imkansızlıklara karşı duran saf aşkı var, diğer yanda ise işçilerin çektiği o büyük geçim derdi ve emek kavgaları. Kitapta, parasıyla her şeyi satın alabileceğini sanan Çopur Halil’in Cemile’ye musallat olmasıyla işler iyice karışıyor; ancak yazar burada sadece bir aşk üçgeni anlatmakla kalmıyor, fabrikadaki çıkarların işçileri nasıl galeyana getirdiğini ve o dönemin kadına bakışındaki o katı tutumu da yüzümüze çarpıyor. Kısa ve çarpıcı diyaloglarla ilerleyen bu roman, aslında bir yandan sanayileşmenin getirdiği sancıları bir yandan da ayakta kalmaya çalışan küçük insanların onurlu mücadelesini önümüze seriyor.
Çantayı açıp içini gösterdi. "Bizim ustalar Avrupa mallarını çok güzel taklit ediyorlar evelallah, ama tabii sizinki gibi bilen göz anlıyor hakiki olmadığını. Ama bir şey söyleyeceğim şimdi." Bir an yutkundu, sustu, ağlayacak sandım. Ama kendini topladı ve evde dikkatle hazırladığını sandığım sözlerine kaşlarını çatarak başladı.
"Benim için bir şeyin Avrupa malı olup olmamasının hiç önemi yoktur... Hakiki miymiş, sahte miymiş, bu da önemli değil... Bence insanlar, taklit bir ürünü sahte olduğu için değil, 'ucuza alındığı anlaşılabilir' korkusuyla kullanmak istemezler. Benim için kötü olan şey ise, tabii eşyanın kendisine değil, markasına önem vermektir. Kendi duygularına değil de, başkalarının ne diyeceğine önem veren insanlar vardır ya hani... (Bir an bana baktı.) Bu akşamı yıllarca bu çanta ile hatırlayacağım. Çok tebrik ediyorum, unutulmaz bir geceydi."