İnsanların, hayatlarını yanlış ölçülere göre biçtiğini düşünmemek elde değil - gerek istedikleri, gerekse takdir ettikleri sadece güç, başarı ve refahken hayatın gerçek nimetlerini hafife alıyorlar. Yine de bu tür genellemeler, insan dünyası ve maneviyyatının çeşitliliğini göz ardı etme tehlikesi yaratıyor. Bazı müstesna insanlar vardır ki üstün nitelik ve başarıları, çoğunluğun hedef ve arzularına bütünüyle aykırı olsa da çağdaşlarınca takdire layık görülürler. Bu üstün kişilere değer verenlerin küçük bir azınlıktan ibaret olduğu; çoğunluğunsa onları umursamadığı sanılabilir. Fakat insanların düşüncelerinin ve eylemlerinin her zaman örtüşmediğini ve arzularının yönlendirdiği dürtülerin çeşitliliğini dikkate alırsak muhtemelen meselenin bu kadar da basit olmadığını görürüz.
... Es freue sich,
Wer da atmen im rosigten Licht.
("Gül rengi gökyüzünün aydınlığında nefes alan,
Memnun olmalı hayatından!")
(Friedrich Schiller tarafından yazılan "Dalgıç" (Der Tauscher) balattan alıntı)
Özetle, Carlyle'ın düşüncesine görü milletlerin, hatta tüm insanlığın tarihine yön verenler, güçlü bir ruh, zeka, yetenek sahibi olan bireylerdir; yani kahramanlardır. İşte Ramsesler, Themistoklesler, Lutherler, Bismarklar vs. hep bu tür insanlardır. Lev Tolstoy'sa tamamen bunun tersini ileri sürer: "Hayatı yaratan, olayların akışını belirleyen, bunların özellik ve biçimini şekillendiren tek başına kişiler, Napolyonlar değil; halk kitlesinin ta kendisidir." Diğer taradtan da Thomas Carlyle, "Bir kitle olarak halk, yerde haraketsiz yatarak çürüyen saman çöpü gibidir. Büyük adamlar ve kahramanlarsa samanları tutuşturan, kitleleri canlandırıp harekete geçiren, gökten düşen bir yıldırım gibidir." der.
"Oxucu, əslində, bir romanın baş qəhrəmanlarından biridir. Müəllif olmadan bir romanın yarana bilmədiyi kimi, oxucu olmadan da heç bir roman yarana bilməz." Elza Triole