Ama bir süre sonra anısını her an yanımda taşımaz oldum. Geride kaldı, tıpkı trenle geçerken geride kalan bir kent gibi. Kent hep orada, ardınızda bir yerlerdedir; isterseniz oraya dönebilir, varlığından emin olabilirsiniz. Ama bunu neden yapasınız ki?
Geçmiş yıllardan kalmış ajandalarını saklardın. Kendi varoluşundan kuşkulandığında yeniden okurdun onları. Sayfaları gelişigüzel karıştırarak geçmişini yeniden yaşardın, tanık olduğun olayları aktaran bir kitaba göz atarcasına. Yer yer anımsamadığın buluşmalara, kendi elinle yazdığın adları sana bir şey çağrıştırmaz olmuş insanlara denk gelirdin. Öte yandan, olayların çoğunu anımsardın. İşte o zaman da yazılı şeyler arasında yaşananları anımsayamamaktan kaygılanırdın. Sonuçta o anları da yaşamıştın. Ne olmuştu onlara?
Yaşamın gerçekte intiharının düşündürdüğü kadar üzücü değildi. Acıdan öldüğün söylendi. Ama senin içindeki üzüntü seni anımsayanlarınki kadar büyük değildi. Sen sonunda boşluktan başka bir şey bulamama tehlikesini göze alarak mutluluğu aradığın için öldün. Bulduğun şeyin ne olduğunu öğrenmek için bizim de ölmemiz gerekiyor. Ya da bizi bekleyen şey sessizlik, ıssızlıksa, bir daha hiçbir şey öğrenmemek için.