Bu müthiş itiraflardan sonra herkeste bir vicdan rahatlığı hasıl oldu. İnsanlığın kurtuluş ve mutluluğunun böyle kardeşlik ve tam eşitlikte olduğu anlaşıldı. İnsanlar neden şimdiye kadar bu büyük hakikati idrak etmeyip de kendi varlıklarını sağlama alma çaresini birbirine karşı düşmanlıkta, muharebede, kan dökmekte görmek gibi yanlış bir yola gitmişler? Medeniyetin mükemmelleşmesi fikrinin gayesi birbirini öldürmeye uğraşmak mıdır? Yoksa umumi kardeşliğin kurulmasına çare aramak mı? Neden insan öldürme tekniğinde en usta olan, savaş aletleri en mükemmel bulunan milletler en gelişmiş kabul ediliyorlar? Şimdiki milletlerin hiçbirisi meğerse medeni sıfatına layık değilmiş. Düşünülse, hunharlık açısından bugünkü gelişmiş insanların mağaralarda, taş kovuklarında adeta inlerde mekân tutup da, üzerlerine saldırdıkları avlarını tırnaklarıyla, dişleriyle parçalayarak yiyen vahşi atalarından çok farkları yok.
Aman Yarabbi, bu umumi eşitlik ve kardeşlikteki lezzeti sen bize şimdiye kadar niçin tattırmadın? Gerçek saadetin zevkinin ne olduğunu biz şımdi öğrendik fakat bundan keyif almaya artık vaktimiz yok. Bunu evvelden tadaydık, senin yarattıklarını öldürmek için icat ettiğimiz top ve tüfekler yerine kim bilir ne faydalı keşiflerle meşgul oluyorduk.
"Çünkü bir insanı etkilemek demek, o insana kendi ruhunu vermek demektir. Etkilenen kişi kendi doğal düşünceleriyle
düşünemez ya da kendi doğal tutkularının
ateşiyle yanamaz. Erdemleri kendisine gerçekmiş gibi gelmez. Günahları -günah diye bir şey varsa- ödünç günahlardır. Bir başkasının müziğinin yankısı haline,
kendisi için yazılmamış bir rolü oynayan aktör haline gelir. Hayatın amacı kendini geliştirmektir. İnsanın kendi doğasını eksiksiz biçimde geliştirmesi ... hepimiz
işte bunun için buradayız. Bugünlerde insanlar kendi kendilerinden korkuyorlar. Görevlerin en büyüğünü unuttular, bir insanın kendine karşı görevini. Elbette yardım etmeyi seviyorlar. Yoksulları doyurup dilencileri giydiriyorlar. Ama kendi ruhları aç ve açıkta. Bizim soyumuzda cesaret diye bir şey kalmadı. Belki de hiçbir zaman olmamıştı. Ahlakın temelinde toplum korkusu, dinin temelinde Tanrı korkusu yatıyor ve bizi bu iki korku yönlendiriyor. Ama . . . "