" Sadece şöhret olmayı kafasına takıp
şöhretin en yüce amaç olduğunu düşünen kişi,
sınırsızca uzanan gökyüzüne çevirmeli bakışını,
sonra da yeryüzünün şu daracık evine.
Kazandığı büyük şöhretten utanç duyacaktır,
şu küçücük alanı bile dolduramayan.
Ey gururlu insanlar, neden gevşetiyorsunuz boynunuzdan
ölüm boyunduruğunu boşuna?
Ulaşmış olsa da şöhreti uzaktaki halklara
adı dilden dile dolaşmış olsa da,
saygın ailesi seçkin rütbelerle ışıklar saçsa da,
onun bu yüce şöhreti küçümseyecek nasıl olsa,
zenginin lakırdını bir araya getirir,
soylusunu soysuzunun eşitler.
Hani nerede velâkat Fabricius’un kemikleri?
Brutus’a ne oldu, ya çatık kaşlı Cato’ya?
Ardında kalan şu silik şöhretleri,
içi boş adlarını birkaç harfe emanet etmiş şimdi.
Ama birkaç unu ile adı tanıyoruz diye,
diyebilir miyiz ki biliyoruz bütün ölüleri? "
"Küçük bir köye giden biri, bütün köy ahalısının sürekli kaşındığını görür. Buna şaşırır, hayretler içinde kalır. Biraz ilerler ve bir kahvehaneye girip oturur, kendilerini kaşıyan bu insanları seyretmeye koyulur. Hemen ardından bu tecrübelerini bir sağlık kuruluşuna bildirir. Derken birkaç görevli, insanları muayene etmek için köye gelir. Daha sonra birkaç görevlinin kendisini alıp hastaneye götürmek için geldiklerini anlar. Köylüler, köylerine bir hastanın geldiğini haber vermişler. Bu kişi, meğer kendisini kaşımama hastalığına yakalanmış!"
"Bir yerlerde bir şeyler değişmek zorundaysa, bu değişim, kafaların içinde, temeller düzeyinde, hatta en derin ve en mutsuz bilinç düzeyinde olmalıdır. Altyapılardaki biçim değişiklikleriyle kafalar değiştirilemez, bizzat kafaların altüst edilmesi gerekir"