Kör Baykuş, insanın kendi içine düştüğü karanlığın en çıplak hâlidir. Ölüm hissinin kendisi zaten korkunç bir şeyken, asıl ürpertici olanın insanın ölmüş olduğunu hissederek yaşamaya devam etmesi olduğu bu eserde açıkça görülür. Anlatıcı, yaşam ile ölüm arasında sıkışmış bir bilinç hâliyle karşımıza çıkar; nefes alır ama yaşamaz, hisseder ama ait olamaz. Bu yüzden kitap bir olay örgüsünden çok, bir ruhun yavaş yavaş çözülüşüdür.
Yazar, kaotik ve hastalıklı bir zihnin duygu ve düşüncelerini son derece berrak bir şekilde aktararak dikkat çekici bir başarı ortaya koymuştur. Bu zihinsel kırılmanın kökleri ise karakterin geçmişinde gizlidir. Daha doğmadan hayatının bir çıkmaza sürükleneceği bellidir. Babasının annesine duyduğu yoğun aşk, annenin kayıtsızlığıyla karşılık bulur; annenin haz, eğlence ve şehveti her şeyin önüne koyması, çocuğun dünyasında derin bir boşluk yaratır. Bu durum, yalnızca bir ilgisizlik değil, aynı zamanda ruhsal bir aktarım gibidir. Annenin dengesizliği, karakterin zihninde yankılanan bir çatlağa dönüşür.
Anlatıcının halasıyla büyümesi ve anne sevgisinden mahrum kalması, onun sevgiye dair algısını temelden bozar. Halasına duyduğu ilgi ve süt kardeşiyle evlenmesi, sevgi ile saplantının birbirine karıştığını gösterir. Sevgi, onun dünyasında doğal bir bağ değil, eksikliğin yarattığı bir bağımlılık hâlidir. Bu yüzden kurduğu ilişkiler sağlıklı değil, kırılgan ve hastalıklıdır.
Eserdeki kadın figürü, anlatıcının zihnindeki bölünmüşlüğün en belirgin yansımasıdır. Bir yanda ulaşılmaz, neredeyse kutsal bir kadın; diğer yanda ise bedenine indirgenen, aşağılanan ve nefret edilen bir eş vardır. Anlatıcı, karısına karşı hem derin bir aşk hem de yoğun bir nefret besler. Onun başka erkeklerle birlikte olması, bu çelişkiyi daha da keskinleştirir. Kadın ya