İslam’ı diğer inanç ve dinlerden ayıran belki de en önemli yönü insanı kutsal şemsiyenin altına alırken hayattan uzaklaştırmamasıdır. İslam’da Allah’a olan asli sadakatiniz için sizden bakire olmanız, evlenmemeniz, kendinizi bir manastıra kapatmanız asla istenmez. Hatta aksine bunlar dini olarak çok da makul kabul edilmez. Tanrı’ya hizmet bireyin ona kendisini adaması ve içe kapanması, dış dünya ile olan irtibatını kesmesi, günah işlememesi değildir. Tam aksine insanlığa, varlığa hizmetin Tanrı’ya hizmet kabul edildiği bir dinden bahsediyoruz.
Nietzsche Hristiyanlığı eleştirdiği Deccal adlı eserinde İslam’a yönelik ilginç itiraflarda bulunur: “Eğer İslam, Hristiyanlığı küçük ve hakir görüyor idiyse, böyle görmekte bin kez haklıydı çünkü İslam, insanı yüceltir ama putlaştırmaz… Hristiyanlık, bizi, kadim dünyanın kültürünün mahsulünden mahrum bırakmıştı. Üstelik bununla da yetinmemiş, daha sonraları, bizi İslam kültürünün mahsulünden de mahrum etmişti.
Kendimi bildim bileli bütün günlerimi haberim olmadan ve nefsime itiraf etmeden bir insanı aramakla geçirmiş ve bu yüzden bütün diğer insanlardan kaçmışım.
Kendinizi bir şeylerle özdeşleştirmek dışarıda kalan diğer nitelikler karşısında ne yapacağınız sorununu ortaya çıkarır. Bunun da yolunu artık bunları kötülemekte, nefret etmekte bulursunuz.