Günlerin nasıl hem uzun hem bu kadar kısa olabildiğini anlamamıştım. Yaşaması uzundu elbette, fakat o kadar genişlemişlerdi ki sonunda iç içe geçiyorlardı. Adlarını yitiriyorlardı. Benim için içi boşalmadan anlamını koruyan yalnız dün ve yarın sözcükleriydi.
"Söyleyecek fazla bir şeyim hiçbir zaman olmadı. Ben de sustum," diye karşılık verdim. Sorgu yargıcı ilk seferinde olduğu gibi gülümsedi, bundan daha iyi bir sebep olamayacağını kabul etti ve, "Zaten bunun da hiçbir önemi yok," diye ekledi.
O gün üzülüp üzülmediğimi sordu. Bu soru beni çok şaşırttı, böyle bir soru soracak olsam ben de çok rahatsız olurdum herhalde. Yine de duygularımı çözümleme alışkanlığını bir miktar kaybettiğimi, dolayısıyla bu konuda onu aydınlatmanın bana güç geldiğini söyledim. Anneyi elbette çok severdim ama bu bir şey ifade etmiyordu. Bütün sağlıklı insanlar sevdiklerinin ölmesini az çok istemişlerdir.
Bunun benim suçum olmadığını söylemek istedim ama vazgeçtim çünkü bunu daha önce patrona söylediğimi anımsadım. Zaten bir anlamı da yoktu bunun. Ne de olsa insan her zaman biraz suçludur.