Merhabalar herkese.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, son dönemlerde kalemini en çok sevdiğim, hicviyle, mizahıyla ve o meşhur ikili diyaloglarıyla beni benden alan bir yazar. Bu, üstattan okuduğum sekizinci eser ve her seferinde "başka ne yazsa okurum" dedirtmeyi başarıyor. Kitabı Kapra Yayınları’ndan okudum. Açıkçası fiyatları çok uygun olduğu için bazen çeviri ve edisyon konusunda tereddüt edebiliyor insan ama bu kitap özelinde söyleyebilirim ki çeviri de baskı da gerçekten efsaneydi.
Gel gelelim romana
Kitap ilk sayfalarda sıradan bir aşk romanı gibi başlıyor. Üç yakın arkadaş; Zişan, Vicdan ve Nuruyezdan. Bu üç genç hanım, üç beyefendiyle mektuplaşmaya başlıyor. Karakterler o kadar net çizilmiş ki: Zişan flörtü seven, biraz havai bir tip; Vicdan daha orta yolu bulan bir denge insanı; Nuruyezdan ise yaşına rağmen o kadar saf, o kadar temiz ve fenalık bilmeyen bir kız ki onun bu masumluğu hikayenin kalbini oluşturuyor.
Nuruyezdan, Sabih Bey’e tüm ruhuyla aşık oluyor ancak toplumsal ikiyüzlülük burada devreye giriyor. Sabih, annesini bahane ederek geri çekilirken; mahalleli boş durmuyor. "O ne der, bu ne der" korkusu, dedikodu çarklarını döndürmeye başlıyor. Zişan ve Vicdan’ın yanında, aslında hiçbir suçu olmayan Nuruyezdan’ın da adı çıkıyor. Roman bize şunu soruyor: "Gerçek ahlak nedir?" Ailelerin "temiz kız" tanımı sadece görücü usulüne boyun eğmekten mi ibarettir?
Nuruyezdan, dedesinin de desteğiyle kendisini gerçekten seven Ragıp Şeyda Bey ile evleniyor. Şeyda Bey tam bir "beyefendi", karakterli bir adam. Ama Nuruyezdan’ın kalbi bir kere kırılmış, gönlünü ona veremiyor. İşte roman burada bir aşk hikayesi olmaktan çıkıp, bir vicdan ve insanlık kitabına dönüşüyor. Özellikle finaldeki o tezatlık çok vurucu: Şeyda Bey her şeye rağmen sevdiğinin isteğini yerine