Merhabalar herkese;
Türk edebiyatı klasiklerini bir arkadaşımla birlikte okumaya başladım ve numarasına göre Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın büyük bir titizlikle hazırladığı eserleri okumak bana tarifsiz bir haz veriyor. Her kitapta başka bir dünyanın kapısı aralanıyor, başka bir insanın kalbine dokunuyorum. Gelelim bu esere
Refet, Osmanlı döneminde geçen, yoklukla yoğrulmuş bir hayatın içinden doğan güçlü bir hikâye. Cariye olarak yaşamış bir kadın olan Binnaz’ın, dünyaya getirdiği kızı Refet… Daha 4-5 yaşındayken yetim kalıyor ve hayat onun için çok erken başlıyor. Annesiyle birlikte hayata tutunmaya çalışırken açlık, yoksulluk ve çaresizlik onların peşini hiç bırakmıyor.
Refet, kendini güzel bulmayan bir kız çocuğu… Ama iç dünyasında bambaşka bir ışık taşıyor. Onun hayalleri bulanık değil, aksine keskin ve net. O, bir gün öğretmen olup hem kendisini hem annesini bu yoksulluktan kurtarmak istiyor. Bu hayal zamanla bir hayal olmaktan çıkıp bir hedefe, sonra da bir inada dönüşüyor.
Kitapta beni en çok etkileyen karakterlerden biri de Şule oldu. Önce yetim, sonra hem yetim hem öksüz kalan bu kız çocuğu, hayatın en sert yüzünü en erken görenlerden. Refet, kendi yokluğuna rağmen onu evine alıyor. İki küçük kızın, eksik bir dünyada birbirine tutunması… İşte bu sahneler insanın içini en çok burkan yerler.
Şule’nin dayısına yazdığı o mektup… Son cümlesinde “yüce babam” diye hitap etmesi… O satırları okurken boğazım düğümlendi. Çünkü o cümlede sadece bir teşekkür yoktu; içinde bir minnet, bir özlem ve bir eksiklik vardı. Dayısının, kendi yokluğuna rağmen yıllarca ona destek olması ise insanlığa dair umut veren nadir detaylardan biri.
Anne Binnaz’ın mücadelesi ise başlı başına bir dram. Çamaşıra giderek, geceleri dikiş dikerek hayatta kalmaya çalışıyor. Ama yoksulluk
Size de oluyor mu: Bir kitap okuyup, onu en derininizde hissettiğiniz fakat hissettiklerinizi kelimelerle ifade edemeyeceğiniz hissi?
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım.
İşte bana tam olarak böyle hissettiren o efsane kitabı inceleyeceğim:
Kürk Mantolu Madonna
Bu, kitabı ikinci okuyuşum. İlk okuyuşum sanırım 8-9 yıl önceydi ve kitap o zamanlar çok etkilemişti. Fakat bu okuyuşumda fark ettim ki sadece aşk değil bambaşka şeyler de aldım kitaptan… İnsan psikolojisinin derinlerine indim Sabahattin Ali ile beraber… Önyargılarımı yıktım… Raif Efendi’ye kızdı, öfkelendi bir yanım; ama bir yanım da kıyamadı, kendini buldu onda… Maria’nın satır aralarındaki fikirleri, kadın-erkek ilişkilerine bakışı, kitabın anlatıcı karakterinin yaşadıkları üzerinden dönemin toplumsal eleştirisi… O kadar dolu dolu buldum ki kitabı, sadece aşk kitabı demek inanılmaz haksızlık bence.
Kitabı hemen herkes okumuştur ya da konusunu bir yerlerden duymuştur diye düşünüyorum. Bu yüzden konusundan bahsetmeden, bende okurken uyandırdığı duyguları sizlerle paylaşmak istiyorum.
Önyargı…
Sizce de insanlara çok önyargı ile bakmıyor muyuz? İş arkadaşlarımıza, markette-sokakta karşılaştığımız insanlara ya da komşularımıza uzaktan bakarak onlar hakkında türlü türlü fikirlere kapılıyoruz çoğu zaman. Suskunluğunu kibir, nezaketini eziklik, giyinişini yobazlık, kullandığı kelimeleri cahillik olarak değerlendirdiğimiz oluyor. Halbuki bir insanı tanımak bu kadar basit değildir. O insanın iç dünyasını, zihninin içini, fikirlerini, görüşlerini bilmek; anlamaya, tanımaya çalışmak lazımdır. Fakat Gülten Akın ’ın dediği gibi: “Kimselerin vakti yok durup ince şeyleri anlamaya…”
İşte bizler de durup insanların inceliklerini, derinini görmek yerine; hızlıca yüzeysel olana bakıp geçiyor ve koskoca bir önyargıyla yaklaşıyoruz.