Bir kitabı okurken neden ağlarız sizce?
Karakterlerin yaşadıklarına üzüldüğümüz için mi yoksa o yaşananların aslında bizim yaşadığımız şeyler olduğunu hatırladığımız için mi?
Herkese selamlar sevgili kitap dostlarım!
Yine Şermin Yaşar okudum; yine güldüm, düşündüm, hüzünlendim ve yine ağladım… Yazar nasıl yapıyor bilmiyorum; her seferinde bu kadar basit bir dille bu kadar duygu yoğunluğunu nasıl oluşturabiliyor gerçekten takdir edilesi… Yine bütün hücrelerimle empati kurdurttu bana… Tokat gibi çarptı Selime Teyze’nin duyguları suratıma; Meltem ise hafızamın derinliklerine ittiğim anıları gün yüzüne çıkardı…
Kitabı aslında birkaç gün önce bitirdim ama inanın duygu dünyamı öyle bir altüst etti ki ne yazacağımı bilemediğimden bekledim biraz hislerimin demlenmesini… Kitabın konusu basit gibi gelebilir kimilerine:
Annesi-babası tarafından terk edilen Meltem ile çocuklarına kırılıp kimseye haber vermeden bir dağ köyüne yerleşen Selime Teyze’nin hikayesini anlatıyor kitap. Çok tanıdık; Müge Anlı konusu gibi sanki :)) Ama gerçek edebiyatseverler bilirler ki mesele asla sadece konu değildir. O konu üzerinden yaşanmışlıklar, okurda uyandırdığı duygular, hayata dair verdiği mesajlar, oluşturduğu farkındalıklar vs. vs… Altı Harfli Bir Tatlı kitabı da okurunun öyle yerlerine dokunuyor ki o yüzden çok kısa bir zamanda bu kadar sevildi bence. En azından benim için öyle oldu…
Peki beni bu denkl etkileyen şey ne oldu?
Selime Teyze oldu… Neden mi?
Sevgisizlik, çocukluk travmaları ve bunların karakterlerimize, şimdimize etkileri vs…
Bunlar birçoğumuzu inanılmaz etkileyen, yaralarımıza dokunan ve farkındalık oluşturup belki de iyileşme yolunda bizlere kılavuzluk eden konular… Bu tarz konuları işleyen çok fazla kitap var, çok popüler son dönemlerde ki birçoğunu çok seviyorum ve de çokça işlenmeye,
Merhabalar herkese.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, son dönemlerde kalemini en çok sevdiğim, hicviyle, mizahıyla ve o meşhur ikili diyaloglarıyla beni benden alan bir yazar. Bu, üstattan okuduğum sekizinci eser ve her seferinde "başka ne yazsa okurum" dedirtmeyi başarıyor. Kitabı Kapra Yayınları’ndan okudum. Açıkçası fiyatları çok uygun olduğu için bazen çeviri ve edisyon konusunda tereddüt edebiliyor insan ama bu kitap özelinde söyleyebilirim ki çeviri de baskı da gerçekten efsaneydi.
Gel gelelim romana
Kitap ilk sayfalarda sıradan bir aşk romanı gibi başlıyor. Üç yakın arkadaş; Zişan, Vicdan ve Nuruyezdan. Bu üç genç hanım, üç beyefendiyle mektuplaşmaya başlıyor. Karakterler o kadar net çizilmiş ki: Zişan flörtü seven, biraz havai bir tip; Vicdan daha orta yolu bulan bir denge insanı; Nuruyezdan ise yaşına rağmen o kadar saf, o kadar temiz ve fenalık bilmeyen bir kız ki onun bu masumluğu hikayenin kalbini oluşturuyor.
Nuruyezdan, Sabih Bey’e tüm ruhuyla aşık oluyor ancak toplumsal ikiyüzlülük burada devreye giriyor. Sabih, annesini bahane ederek geri çekilirken; mahalleli boş durmuyor. "O ne der, bu ne der" korkusu, dedikodu çarklarını döndürmeye başlıyor. Zişan ve Vicdan’ın yanında, aslında hiçbir suçu olmayan Nuruyezdan’ın da adı çıkıyor. Roman bize şunu soruyor: "Gerçek ahlak nedir?" Ailelerin "temiz kız" tanımı sadece görücü usulüne boyun eğmekten mi ibarettir?
Nuruyezdan, dedesinin de desteğiyle kendisini gerçekten seven Ragıp Şeyda Bey ile evleniyor. Şeyda Bey tam bir "beyefendi", karakterli bir adam. Ama Nuruyezdan’ın kalbi bir kere kırılmış, gönlünü ona veremiyor. İşte roman burada bir aşk hikayesi olmaktan çıkıp, bir vicdan ve insanlık kitabına dönüşüyor. Özellikle finaldeki o tezatlık çok vurucu: Şeyda Bey her şeye rağmen sevdiğinin isteğini yerine
Merhabalar herkese.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, son dönemlerde kalemini en çok sevdiğim, hicviyle, mizahıyla ve o meşhur ikili diyaloglarıyla beni benden alan bir yazar. Bu, üstattan okuduğum sekizinci eser ve her seferinde "başka ne yazsa okurum" dedirtmeyi başarıyor. Kitabı Kapra Yayınları’ndan okudum. Açıkçası fiyatları çok uygun olduğu için bazen çeviri ve edisyon konusunda tereddüt edebiliyor insan ama bu kitap özelinde söyleyebilirim ki çeviri de baskı da gerçekten efsaneydi.
Gel gelelim romana
Kitap ilk sayfalarda sıradan bir aşk romanı gibi başlıyor. Üç yakın arkadaş; Zişan, Vicdan ve Nuruyezdan. Bu üç genç hanım, üç beyefendiyle mektuplaşmaya başlıyor. Karakterler o kadar net çizilmiş ki: Zişan flörtü seven, biraz havai bir tip; Vicdan daha orta yolu bulan bir denge insanı; Nuruyezdan ise yaşına rağmen o kadar saf, o kadar temiz ve fenalık bilmeyen bir kız ki onun bu masumluğu hikayenin kalbini oluşturuyor.
Nuruyezdan, Sabih Bey’e tüm ruhuyla aşık oluyor ancak toplumsal ikiyüzlülük burada devreye giriyor. Sabih, annesini bahane ederek geri çekilirken; mahalleli boş durmuyor. "O ne der, bu ne der" korkusu, dedikodu çarklarını döndürmeye başlıyor. Zişan ve Vicdan’ın yanında, aslında hiçbir suçu olmayan Nuruyezdan’ın da adı çıkıyor. Roman bize şunu soruyor: "Gerçek ahlak nedir?" Ailelerin "temiz kız" tanımı sadece görücü usulüne boyun eğmekten mi ibarettir?
Nuruyezdan, dedesinin de desteğiyle kendisini gerçekten seven Ragıp Şeyda Bey ile evleniyor. Şeyda Bey tam bir "beyefendi", karakterli bir adam. Ama Nuruyezdan’ın kalbi bir kere kırılmış, gönlünü ona veremiyor. İşte roman burada bir aşk hikayesi olmaktan çıkıp, bir vicdan ve insanlık kitabına dönüşüyor. Özellikle finaldeki o tezatlık çok vurucu: Şeyda Bey her şeye rağmen sevdiğinin isteğini yerine
Merhabalar herkese.
Hüseyin Rahmi Gürpınar, son dönemlerde kalemini en çok sevdiğim, hicviyle, mizahıyla ve o meşhur ikili diyaloglarıyla beni benden alan bir yazar. Bu, üstattan okuduğum sekizinci eser ve her seferinde "başka ne yazsa okurum" dedirtmeyi başarıyor. Kitabı Kapra Yayınları’ndan okudum. Açıkçası fiyatları çok uygun olduğu için bazen çeviri ve edisyon konusunda tereddüt edebiliyor insan ama bu kitap özelinde söyleyebilirim ki çeviri de baskı da gerçekten efsaneydi.
Gel gelelim romana
Kitap ilk sayfalarda sıradan bir aşk romanı gibi başlıyor. Üç yakın arkadaş; Zişan, Vicdan ve Nuruyezdan. Bu üç genç hanım, üç beyefendiyle mektuplaşmaya başlıyor. Karakterler o kadar net çizilmiş ki: Zişan flörtü seven, biraz havai bir tip; Vicdan daha orta yolu bulan bir denge insanı; Nuruyezdan ise yaşına rağmen o kadar saf, o kadar temiz ve fenalık bilmeyen bir kız ki onun bu masumluğu hikayenin kalbini oluşturuyor.
Nuruyezdan, Sabih Bey’e tüm ruhuyla aşık oluyor ancak toplumsal ikiyüzlülük burada devreye giriyor. Sabih, annesini bahane ederek geri çekilirken; mahalleli boş durmuyor. "O ne der, bu ne der" korkusu, dedikodu çarklarını döndürmeye başlıyor. Zişan ve Vicdan’ın yanında, aslında hiçbir suçu olmayan Nuruyezdan’ın da adı çıkıyor. Roman bize şunu soruyor: "Gerçek ahlak nedir?" Ailelerin "temiz kız" tanımı sadece görücü usulüne boyun eğmekten mi ibarettir?
Nuruyezdan, dedesinin de desteğiyle kendisini gerçekten seven Ragıp Şeyda Bey ile evleniyor. Şeyda Bey tam bir "beyefendi", karakterli bir adam. Ama Nuruyezdan’ın kalbi bir kere kırılmış, gönlünü ona veremiyor. İşte roman burada bir aşk hikayesi olmaktan çıkıp, bir vicdan ve insanlık kitabına dönüşüyor. Özellikle finaldeki o tezatlık çok vurucu: Şeyda Bey her şeye rağmen sevdiğinin isteğini yerine