️“Bir alimin varlığın içyüzüne bakışıyla bir şairin kainata bakışı aynı mıdır? İlkinin gerçeği araştırmaya adanmış bakışlarında küçük bir kırgınlık, büyük bir sükunet görülürken ikincisinin benzersiz bir cennetin hayaline dalmış kararsız gözlerinde bir hüznün, bir ızdırabın varlığına şahit olunmaz mı? Alimin beyaz başı, hiçbir hararete karşı erimez karlarla örtülmüş bir dağ başı gibi hissiz, soğuk, büyük görünmez mi? Şairinki ise sisler, dumanlar içinde kalmış dağların doruklarını andırmaz mı?”s.3-4
“Orada o ağaçlıkta daha pek taze olan ağaçlardan birinin verem olduğunu gördüm. Bu ağaçlığın capcanlı ve ışıl ışıl olduğu baharda o ince, o küçük ağacın dalları, yaprakları sarkmış, kederli ve düşünceli bir halde duruyordu. Sonraları en hafif rüzgara karşı titrer, damla damla akan gözyaşları gibi küçük küçük yaprakları yere dökülür oldu. Narin vücudu akşamların rutubetinden etkilenmeye, rengi ve kokusu sabahın şebnemlerindem solup uçmaya başladı. Daima semadan bir şey bekler gibi duran ve günden güne sararıp solan bu güzel ağacın haline bütün kainat içinde yalnız seher, her sabah birkaç damla gözyaşı dökerdi. Bir zamanlar burada buluştukları halde artık kelebekler etrafında uçuşmamaya, kuşlar göğe değen başını teşrif etmemeye başladılar. Dokunaklı şey! Dallarında ne yeşil bir yaprak, etrafında ne beyaz bir kelebek, üzerinde ne bir kuş! İşte bu halde kuruyup bitti.”s.26-27.
“Hiçbir kimsenin geçmediği, hiçbir sesin işitilmediği, insan hareketlerinin nadiren görüldüğü bu evde, bu tenha sokakta hayat belirtisi gösteren yalnızca bu ağaçtı. Bahar gelince çiçeklerle donanır, yazın yapraklarla süslenirdi. Dallarının, yapraklarının arasında yuva yapan kuşlar, gökyüzünde aşık, havada gebe, yapraklarının arasında anne olurlar. Işığa karşı uçuşurlar. Hep birlikte ötüşerek uzaktaki