Bahçıvan ve Ölüm benim için “okudum ve kapattım” denilecek bir kitap olmadı. Daha çok, okurken durup durup nefes aldığım, bazı cümlelerde içimin sıkıştığı, bazı anlarda ise beklemediğim bir sakinlikle dolduğum bir deneyimdi. Ölümün gerçekliğiyle yüzleşmek zaten zor; bu kitapta zor olan şey ölümün kendisi değil, ona eşlik eden bekleyiş, çaresizlik ve sevginin sessiz halleriydi.
Georgi Gospodinov, babasının hastalık ve ölüm sürecinde yaşadıklarını anlatırken okura acıyı dayatmıyor. Ne dramatik bir ağıt var ne de büyük laflar. Tam tersine; küçük ayrıntılarla, sıradan görünen anlarla ilerliyor. Bir hastane odası, bir bahçe, bir eşya, bir sessizlik… Ve ben şunu fark ettim: Asıl sarsıcı olan da bu. Çünkü hayat da zaten böyle akıyor. Büyük kırılmalar, küçük anların içine gizlenmiş halde.
Kitabı okurken ölümden çok şunu düşündüm:
Sevdiğimiz birinin yavaş yavaş bizden uzaklaşmasını izlemek ne kadar ağır bir yük. Onu kurtaramayacağını bilerek yanında durmak. Elinden hiçbir şey gelmediğini kabullenmek. Bir yandan da gündelik hayatın devam etmesi… Bu ikilik beni çok zorladı. Çünkü kitap, “ölüm anı”na değil, o ana gelene kadar yaşanan duygusal karmaşaya odaklanıyor. Ve bence asıl gerçeklik de burada.
Bazı bölümlerde ürperdim; çünkü ölüm soyut bir kavram olmaktan çıkıp çok somut, çok insani bir hale geldi. Ama aynı zamanda beklemediğim bir şefkat duygusu da hissettim. Babaya, oğula, hayata ve hatta ölüme karşı. Bu kitap bana şunu düşündürdü: Ölüm her şeyi bitirmiyor; bazı bağları daha da görünür kılıyor. Hatırlamak, anlatmak ve yazmak da bir tür yas tutma biçimi belki.
Bitirdiğimde içimde garip bir sessizlik kaldı. Ne tam bir hüzün, ne de rahatlama. Daha çok “kabul”e benzeyen bir duygu. Hayatın kırılganlığını yeniden hatırlatan ama bunu bağırmadan yapan bir kitap okumuş olmanın