Lisede Fikretçilere karşı ben Akifçi idim. Lise bitti, üniversiteye geçtim. Felsefe şubesine yazılmıştım. Felsefe, beni cemiyet meselelerinin üstünde birçok meselelerle temasa getirdi. Kâinat, varlık, hakikat... Ve bunlar karşısında insan!.
Kendi varlığını bile inkâr eden "ide"ci feylesoflardan tutun da en kaba materyalistlere kadar, bunların kurdukları fikir sistemleri içinde bir hayli dolaştım. Kantları, Kontları gördüm. Hiçbiri içimdeki boşluğu dolduramadı. Beni nurlu bir yola çıkaramadı. Niçe'nin ihtiras şarkıları, Russo'nun vicdan ve hürriyeti, Spinoza'nın panteizmi, Berkson'un canlı, hayat akan felsefesi, zaman zaman bütün varlığımı kaplamak istedi. Fakat bu olmadı. Daima bir yanım açıkta kaldı. Aradığımı yine kendimde, kendimizde, Şark'ta buldum. Mevlâna ve Yunus imdadıma yetişti. Bu iki büyük ustanın sesi, felsefesi bana kalbimin atışı kadar canlı, benden bana yakın göründü. Beni ayrılık gayrılık tanımayan vahdetçi bir dünya görüşüne götürdü.
"İzm"lerin elinden kurtardı. Kalp yollarından geçen her fikir nur oldu: Tanrı'yı, mutlak hakikati buldu. Sanat ve fikir, kalp ve akıl, Garp'ın hiçbir feylosofunda, bu iki büyük insanda olduğu kadar birleşemedi. Nifaksız, tezatsız bir görüş! En büyük insanlık, en büyük ahlâk... Hakikat!..