Gönül

Gönül
@Matgnl34
Peronlarda bulunan sarı çizgiyi geçmeyen ve her ne sebeple olursa olsun Ray Hattına inmeyen// Duygusallığı diz boyu ikizler burcu.. // Hayır demesini bilmeyen ve daima gülen biri️
Üçüncü dereceden denklemleri ele alan çok ciddi bir eser yazmaya girişti. Bu cebir eserinde Hayyam, bilinmeyen sayıyı göstermek için Arapçadaki 'şey' terimini kullanmış; İspanyolların ilmi eserlerine 'Xay' olarak geçen bu kelime zamanla kısaltılıp sadece ilk harfine indirgenmiş, sonra da tüm dünyada bilinmeyen sayının simgesi haline gelmişti.
Reklam
Lütfettiğimizde ya da reddettiğimizde -her iki durumda da, belki sırf kulak verdiğimizde bile-ricacı ya bulaşmış oluruz, belki ağına düşeriz ya da düğümleniriz. Günün birinde mahallede bir dilenciye sadaka versek, ertesi sabah onu geri çevirmemiz zorlaşır, çünkü dilenci artık sadakayı bekler (hiç bir şey değişmemiştir, o aynı derecede yoksuldur, bizse henüz daha az zengin değilizdir, dün verdiysek bugün niye vermeyelim); bir bakıma dilenciye karşı bir mecburiyet altına girmişizdir; onun bu yeni güne varmasına yardım etmişsek, günün aleyhine dönmemesi, çektiği son işkence günü, hüküm günü, ölüm günü olmaması bizim sorumluluğumuz haline gelir; o günü atlatabilsin diye destek olmamız gerekir, böylece belki sonsuza dek günler birbirini izler; kimi ilkel -belki de bizlerden daha mantıklı-kabilelerin pek de tuhaf ya da mesnetsiz sayılamayacak bir yasası vardı: Birinin hayatını kurtaran kişi, o hayatın ve o insanın daimi koruyucusu ya da sorumlusu olurdu (ancak bir gün bire bir karşılığını verirse, ödeşirlerse birbirlerinden ayrılabilirlerdi); sanki kurtarılan kişi, kurtarıcısına, "Hala buradaysam, sen bunu istediğin içindir; sen adeta benim yeniden doğmamı sağladın, öyleyse beni korumak, gözetmek, bana bakmak zorundasın..." deme imkanını elde etmiş olurdu.

Gönül

, bir kitap okudu
Puan vermedi·152 syf.·
2020 10. kitabı
Sema Kaygusuz
7.5/10 · 2.301 okunma
Cennetlerin yalnızca yitirilmiş cennetler olduğu doğruysa, bugün içimden çıkmayan şu hoş ve insandışı şeyi nasıl adlandırmalıyım, bilmiyorum. Bir göçmen yurduna döner. Bense, anımsıyorum. Alay, katılık, her şey susuyor, işte yurduma dönmüştüm. Durmamacasına mutluluğu düşünmek istemiyorum. Böylesi çok daha basit, çok daha kolay. Öyle ya, unutuşun ta dibinden kendime doğru çektiğim bu saatlerden, arı bir coşkunluğun, sonsuzluğa asılmış bir dakikanın el değmemiş anısı kalmış her şeyden önce. Bende gerçek olan yalnızca bu, bense bunu hep iş işten geçtikten sonra anlıyorum. Bir el devinisinin gevşemesini, görünümde bir ağacın uyumunu severiz. Ve tüm bu aşkı yeniden yaratmak için, tek, ama yeterli bir ayrıntı vardır elimizde: fazlasıyla uzun zaman kapalı kalmış bir oda kokusu, yolda garip bir ayak sesi. Benim için de böyle. O zaman kendimi vererek seviyorsam, yalnız aşk bizi kendimize getirdiğine göre en sonunda kendi kendimdim. Bu saatler geri dönüyor, ağır, durgun, sert, gene öylesine güçlü, öylesine duygulandırıcı, çünkü akşam şimdi, hüzünlü bir saat, ışıksız gökte de belirsiz bir arzuya benzer bir şey var. Yeniden bulunan her devinim bana beni gösteriyor. Bir gün bana “Yaşamak öylesine güç ki!” demişlerdi. Söylenişi de aklımda. Bir başka kez de biri “En kötü yanlış acı çektirtmektir,” diye mırıldanmıştı. Her şey bitti mi yaşam susuzluğu sönmüştür. Bu mudur mutluluk dedikleri? Bu anılar boyunca ilerlerken her şeye aynı sessiz giysiyi giydiririz, ölüm de renkleri soluk bir tuval gibi görünür. Kendi kendimize döneriz. Sıkıntımızı duyarız, böyle daha çok hoşlanırız kendimizden. Evet, mutluluk belki de budur, acımalı mutsuzluk duygumuzdur./Albert Camus- Tersi ve Yüzü
Ölüm geldiğinde sonbaharda aç bir ayı gibi; ölüm geldiğinde ve cüzdanından tüm parlak madeni paralarını çıkardığında beni satın almak için ve cüzdanını çat diye kapattığında; ölüm geldiğinde kızamık gibi; ölüm geldiğinde kürek kemiklerinin arasındaki soğuk bir buzdağı gibi, o kapıdan büyük bir merakla geçmek istiyorum, o karanlık ev acaba nasıldır diye sorarak. Ve işte o yüzden her şeye kardeşlik gözüyle bakarım, ve zamana sadece bir fıkir olarak, ve sonsuzluğa başka bir olasılık gözüyle bakarım, ve her yaşamı bir çiçek gibi düşünürüm, bir papatya kadar sıradan ve eşi görülmemiş, ve her ismi bir ağızda rahat bir müzik gibi, her müzik gibi sessizliği besleyen, ve her bedeni bir cesaret timsali, yeryüzü için çok kıymetli olan. Bittiğinde şunu diyebilmek isterim: yaşamım boyunca “hayret” ile evlenmiş bir gelindim. Dünyayı kollarına almış bir güveydim. Bittiğinde gerçekten yaşadım mı diye sormak istemiyorum. Kendimi iç çekerken, korkmuş ve şüphelerle bulmak istemiyorum. Bu dünyayı sadece ziyaret etmiş olmak istemiyorum. /Mary Oliver, Ölüm Geldiğinde
Reklam