İnsan hayatının belli anlarında öyle çaresiz hisseder ki, kim olduğunu, neye inandığını bile unutur. Dokuzda Dokuz, tam da bu ruh hâlini anlatıyor: Demba’nın içsel yolculuğu, kimlik karmaşası ve gerçek aşkı bulma çabası.
Romanın başkahramanı Demba, ilk bölümlerde yaşadığı çaresizlikle derin bir iz bırakıyor. Hayattan kopmuş, bir yön arayışında. Bu yönsüzlük onu zamanla hiç karakterine uymayan davranışlara itiyor. Ama bu, aslında bir ruhun savunma çırpınışı. Yazar, çaresizliğin insana neler yaptırabileceğini, nasıl maskeler taktırabileceğini etkileyici bir dille gözler önüne seriyor.
Demba’nın hayatında iki kadın beliriyor: Sonja ve Steffi.
Sonja, Demba’nın arzusunun, belki de yalnızlığının sonucu. Ona duyduğu şey aşk değil, bir kaçış. Son bölümde Demba, bu duygunun yüzeysel olduğunu fark ediyor. Çünkü içinde derinlerde hep Steffi var.
Steffi, gerçekliğiyle, sade varlığıyla Demba’nın kalbinde yankı bulan kişi. Demba’nın dönüşümünü ve kendine varışını Steffi sembolize ediyor. Bu farkındalık, romanın en dokunaklı anlarından biri.
Kitabın anlatımı akıcı ve sürükleyici. Okuru hem zihinsel hem duygusal olarak içine çeken bir anlatı sunuyor.
Ama en önemlisi şu gerçeği haykırıyor:
Heves, insanı yanıltabilir. Gerçek olan ise, içten gelir, ahlakı ezmez, ruhu sarar.
Mutluluk, içtenliğin sessiz sevinçlerinde saklıdır.
Dokuzda Dokuz, sadece bir aşk hikâyesi değil; insanın içindeki sesleri duymayı öğrendiği bir aynadır.