Dilara

Anadolu, bin yıllık tarihinden beri, "sadece sınırlarda değil, hem devlet merkezinde,... ve aynı zamanda kendi kalplerinin derinliğinde, kutsal cihad îlân ederek" topluluğunun kurtuluşu için kendilerini fedâ eden kahramanlardan ve şehitlerden mahrum kalmadı. Kendi mistiklik (tasavvuf) geleneğine yeniden sarılacak olan Anadolu çocukları, hem kendi nefislerinin zorbalığına, hem de zorbaların zulmüne karşı her zaman kutsal cihad îlân edecekler ve kendi darağaçlarının önünde cesaret ve gururla, cihadlarının tam anlamıyla şuurunda olarak: Ben Hakikatim "En'el-Hakk" diyebileceklerdir
Sayfa 252
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
Kurtuluş'tan (salut) neyi anlıyoruz? Bize göre kurtuluş, tarih ve insanlıkla birlikte, tarihin ve insanlığın var oluş sebeplerini içinde bulacakları bir Mutlak'a bağlanmaktan ibarettir. Aklı başında bir insanlık, kendisini asla gayesi ve gerçekleştireceği mukadderatı olmayan bir varlık olarak düşünemeyecektir. Kendi gayesini bilecek noktaya erişmese bile o, sanki bu gayeye arka arkaya gelen nesillerin sonsuzluğunda ulaşılacakmış gibi hareket edecektir. Böyle olunca, ahlâki şahsiyet, kendi varlığını bu ideali gerçekleştirmenin bir vasıtası olarak kabul edecektir. İnsanın [işi], görevi (mission) zordur. Gerçekte bu hayatta, Schopenhauer'ın haklı olarak işaret ettiği gibi, bize gerçek olarak verilenin hepsi de kötülüktür. Zevk ehli adam, bir vehme aldanmıştır. Şu fani varlığımıza, şu sefil şekilde yerlerde sürünen gölgeye bakarak şöyle demek lâzım: "Var oluş bir kötülüktür; varlık, var olmaması gereken bir şeydir". Bu yüzdendir ki aramızda en güçlü olanlarımız, kendilerini kendi iradeleriyle yokluğa adadılar: Kendi hareketlerinin gayesini yine kendisinde sanmaktan ibaret olan bu ebedî aldanışın farkına varanlar, hareketlerini kâinatın sonsuzluğuna fırlattıkları için daha aydın görüşlü oldular.
Sayfa 250
Gerçekte elem, insanlığın yaratıcısıdır. Istırap çekmede (souffrance), onu isteyecek kadar, kendinde yaratacak kadar, mistiklerin ve özellikle Hallâc'ın yaptığı gibi onu aşk ve ihtiras ile isteyecek kadar ileri gitmek lâzımdır, [nitekim] kendisini suçlayanların günahlarını satın almak için Hallâc, darağacında Allah'ına şu hayret verici şekilde yalvarıyordu: "Onları affet ve beni affetme... Mademki benim insanlığımı Kendi ulûhiyetinde yok ediyorsun, benim insanlığımın Senin ulûhiyetin üzerindeki hakkı için, beni öldürmeye çalışan bu insanlara af ve rahmet bağışla!..". 110
Sayfa 242
Aslında irade, kendi içinde gerçekleştiği plândan daha üstün bir plâna atılıştan ibarettir. İrade, hareket hâlinde değil, kud-ret hâlinde olan şeydir, o, gözlerimizde sonsuz bir aşkınlık (transcendance)tır. Bu sonu olmayan aşkınlık hareketi bizim için, Allah'ın tek delilidir. Gerçekte, bu aşkınlığı mümkün kılan Allah'tır. Ulûhiyet, hakiki bir aşkınlık olan hareketimizde sürekli olarak beraber bulunmaktadır.
Sayfa 237
Stirner, Rousseau ve Schopenhauer gerçek isyancı değildiler. Zira sadece inkâr etmek istedikleri nizamla kalmayıp bizzat kendi kendilerini de inkâr ettiler. Birincisi, kendi ferdiyetinin dar kalıpları içerisine hapsettiğini iddia ettiği varlığın bütün gücünü yok etti. İkincisi, insanın tabiata yaptığı katkıyı reddedip kendi benliğine gömüldü ve ruh huzursuzluğundan korkup tek sığınak olarak tabiatın bağrını gördü. Nihayet Schopenhauer, hiçbir kurtuluş yolu bulamayarak kesin bir inkârla, isyan imkânını bile feda etti. O, sanki varlığın bütün nizamlarını bir hamlede aşan tersine bir yürüyüşle, varlığı mevcut olmayan bir nizama doğru veya bir başka ifadeyle yokluğa doğru sürüklemek istedi. Schopenhauer, bize en uygun gelen yolu takip etmek suretiyle, en çelişkili sonuca ulaştı. Gerçekte o, insanın varlığını ve hatta kendisinin de belirttiği gibi, bütün âlemin varlığını ortaya koyan iradenin kesinliği anlayışından yola çıktı; sonra da bu iradeye, tabiatına aykırı olarak, kendi kendini inkâr ettirmek istedi.
Sayfa 237