Bu yargıların kökeninde de basit bir gerçeğin göz önünde bulundurulmaması yatmaktadır: Gelişme yolundaki bütün toplumlarda kutuplaşma kaçınılmazdır modernliği az bile olsa özümsemeye çalışan bütün toplumları kastediyorum. Bütün sanayileşme süreçlerinde halk kültürüne yabancılaşmış bir bürokratlar sınıfının (yerli sömürgelilerin bir türü) ortaya çıkmasının önüne geçilemez. Bu süreç, iktidara asgari katılımların dahi otokratik rejim tarafından engellendiği geleneksel bir kültürde yaşandığında, bu kişisizleşmiş yönün daha da çarpıcı olduğu doğrudur. Ama yine de hiçbir şey bu kesimin hüküm sürmesini engelleyemez, çünkü doğası gereği bu kesim teknolojik rasyonaliteye bağlıdır. Zaten, gelişmeyle az-gelişme arasında bir ara çözüm olabileceğini pek sanmıyorum.
Kısacası bu Batı usulü tutarsızlıklar kimilerinde oportünizm, kimilerinde de saf bir hayranlık olması dışında, varoluşun farklı düzeyleri arasındaki bir duraklamayı hatta kısadevre de diyebiliriz- açığa vurmaktadır: Altın çağ nostaljisine bağlanan fikirler ve aksine, yüzyıllardır varolan laiklik ve sekülarizasyonda köklenen psikolojik davranışlar. Çünkü bunu ne kadar tekrarlasak azdır maneviyat, bir din değiştirme, bir inanç ya da kanaat sorunu değildir, dünyada olma tarzıdır. En belirsiz ve en basit hareketlerimizde yansıması görülür: yürüme ve yemek yeme tarzımızda; diğer insanlara açık olmamızda; zaman, iktidar, kader ve sessizlik karşısındaki tefekkür tarzımızda; kısacası fikir olmayan, ideoloji olmayan her şeydedir, özellikle de ikbal avcılarının hevesli döndürme çabaları ve yeni dönmelerin işgüzarlığından fersah fersah uzaktadır.
Doğa halindeki insan iyi bir yabanidir; kendini sevmesiyle harekete geçer ki bu sevgi onun doğal masumiyetidir, varkalma içgüdüsüdür. Kendini-sevmesini kendine-hayranlığa dönüştürerek onu egoist ve saldırgan bir varlık yapacak olan toplum tarafından henüz etkilenme miştir. İnsanın doğal karakterini değiştiren ve onu, tutkuları ve tatmin edilmemiş arzularıyla yaşayan yabancılaşmış bir varlık haline getiren bizzat toplumdur. Hatta bu yabancılaşma, ilerlemenin akışındaki belirleyici hatlardan biridir. Bütün toplumsal evrimler birer yabancılaşma sürecidir.
Kilise her zaman Pavlus'u ve onun mektuplarını, din ve ahlâk ise Hz. İsa'yı ve İncil'i referans almıştır. Pavlus ile birlikte Hz. İsa'nın ulvi ve saf tarihi sona ermiş, rahiplik dini ve kilisenin tarihi başlamıştır. İncil'den farklı olarak Pavlus mülkiyet, çalışma, kazanç, sınıf, evlilik, iktidara itaat etme, eşitsizlik hatta köleliği teyit etmiştir. Bir tarafta İncil ve Hz. İsa, diğer tarafta teoloji ve Kilise durmaktadır. Birincisi fikir, ikincisi gerçekliktir.