Dilara

Her ne kadar din özü itibariyle her zaman ve sadece ahiret için yaşamak çağrısı olsa da, insanlar günlük umut ve gayelerini de dinle bağdaştırırlar dolayısıyla İslam'ı isterler. Hristiyanlığın ortaya çıktığı ilk zamanlarda "agape" denilen ortak yemeklerin bu dinin yayılmasında büyük rol oynadığı tarihi olarak kanıtlanmıştır. "Günahların bağışlanması" için yapılan duanın "borçların bağışlanması" için taleplere dönüştüğüne dair kanıtlar da mevcuttur, öyle ki, kilisenin büyüklerinden Tetuliyan, duanın tekrar asli anlamına kavuşması için bazı müdahaleler yapmıştır. Orta Çağ'daki pek çok hareket aynı zamanda hem dinî hem de sosyal mahiyetliydi, bu yüzden hüviyetlerini tek manada yorumlamak mümkün değildir. Günümüzün kimi sosyalist hareketleri de Kitab-ı Mukaddes metinlerini referans almaktadır. Bu gerçekler, İslam'ın genel görüşünü doğrulamaktadır. Buna göre, saf din ve saf siyaset yalnızca fikren vardır, hayatın içinde ise bu ikisinin farklı unsurlarını birbirinden ayırmanın kimi zaman mümkün olmadığı bir karışım mevcuttur.
Sayfa 354
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Cezanın hedefi, önlemek, korumak, tazmin etmek, tedbir almak hatta faili ıslah etmek değildir. Onun hiçbir pratik ve dünyevi hedefi yoktur. Cezanın hedefi, yasaklanan eylemin icrasıyla bozulmuş ahlâki düzeni dengeye oturtmaktır. Ceza, hukukun inkârı olan suçun inkârıdır, yani remedium pecatti "inkârın inkârı"dır (Hegel). Bu tanım fazlasıyla ilkesel ve hayattan kopuk dursa da vazgeçilmezdir. Çünkü cezalandırmayı diğer birçok gerçekle ve özellikle tedbir ve koruma ile bağdaştıran sonraki gelişmelere rağmen, ceza, her zaman bu asıl manasını muhafaza edecektir. Çok defa yararsız ve hatta pratikte zararlı olsa da ceza daima, bir kısas, ahlâk dışı bir fiile ahlâki bir cevap olarak kalmaya devam edecektir. Diğer taraftan, koruma tedbiri her zaman yararlılık, küçük menfaatin feda edilerek büyük menfaatin korunması, toplum menfaatinin bireyin menfaatinden üstün tutulması gibi gerekçelerden hareket edecektir.
Sayfa 347
Bu bakış açısına göre tarihin manası hak çatışması değil, menfaat çatışmasıdır. Bu "sınıf mücadelesi"nin muhtevasıdır. Bu mücadelede galip gelen, menfaatini haklar vasıtasıyla ilan eder, iradesini hak olarak ortaya koyar. Bu yüzden Marksistler, hukukun hâkim sınıfın yasaya dönüştürülmüş iradesi olduğunu söylerler. Burada, hukuk ya da hukuksuzluk, adalet ya da adaletsizlik, ahlâk ya da ahlâksızlık yoktur. Burada söz konusu olan tek şey, güçler hesaplaşmasından daha güçlü çıkan menfaattir.
Sayfa 332
Alim-Arif ya da hiç
Âlim zihnî faaliyetle mutlak surette bilen, ârif ise ahlâkî ve mânevî arınma sayesinde sezgi gücü ve derunî tecrübe ile öğrenen, anlayandır. Âlimin zıddı cahil, ârifin zıddı münkirdir. Buna göre Allah’a ârif denmez, âlim (alîm) denir. İlmin elde edilebilmesi için dini yaşama zarureti yoktur. Bu yüzden sûfîler, birinin amelsiz olduğunu ifade etmek istedikleri zaman ona âlim (veya molla) derler. Âlim örnek alınır, ârifle hidayete erilir. Âlim Allah’ı delille bilir, ârif ise Allah’ı Allah’la tanır. Gökler ve yer en ücra köşelerine kadar ârifin bilgi alanına girer ve ârif tamamen mânevî sezgiyle âlemi müşahede eder. Bununla birlikte ârifler, görüş (nazar) ve mârifetlerinin genişliğine göre farklı derecelerde olabilirler (bk. Gazzâlî, İḥyâʾ, IV, 309-310).
İlahi İlim'e öylesine aşina olduk ki, hiçbir şey - kesinlikle hiçbir şey - metafizik merakımızın elinden kurtulamadı.
Sayfa 24