“Bütün mutlu aileler birbirine benzer, her mutsuz ailenin ise kendine özgü bir mutsuzluğu vardır.”
Dünya edebiyatının en meşhur giriş cümlesiyle başlayan bu dev yapıt, bize mutluluğun değil, mutsuzluğun anatomisini anlatıyor. Tolstoy, 1000 küsur sayfa boyunca sadece bir kadının trajedisini değil, koca bir imparatorluğun ve insan doğasının röntgenini çekiyor.
Anna Karenina karakteri, edebiyat tarihinin en kanlı canlı, en gerçek kahramanlarından biri. Onun Kont Vronsky’ye olan tutkusu sadece bir ihanet değil; içinde hapsolduğu donuk, kuralcı ve ikiyüzlü yüksek sosyeteye karşı bir başkaldırıdır.Ancak Tolstoy bize şunu hatırlatıyor: Toplumu karşısına alan bir kadın, o toplumun vicdan azabıyla ve kendi suçluluk duygusuyla nasıl baş başa kalır?
Anna’nın yavaş yavaş paramparça olan ruhunu okumak, bir trenin yaklaşmasını izlemek kadar gerilimliydi bence.
Birçok okur Anna ve Vronsky’nin aşkına odaklansa da, benim için kitabın asıl kalbi “Levin”dir. Levin’in toprakla, inançla ve ölümle olan mücadelesi aslında bizzat Tolstoy’un kendi arayışıdır. Anna şehri, tutkuyu ve yıkımı temsil ederken; Levin köyü, sadakati ve anlam arayışını temsil ediyor. Kitabın bu iki zıt hayatı paralel işlemesi, eseri sadece bir roman değil, bir hayat rehberi kılıyor.
️Belki bir parça SPOİLER!!!️
Kitapta beni en çok etkileyen, toplumun Vronsky gibi bir erkeği "çapkın" olarak kabul edip, Anna gibi bir kadını "iffetsiz" diye dışlaması oldu. Tolstoy, 19. yüzyıl Rusya’sındaki bu ahlaki çifte standardı öyle ustaca işliyor ki, günümüzde bile ne kadar güncel olduğunu hayretle görüyorsunuz.
****Neden Okumalısın?****
Tolstoy, bir karakterin zihninden geçen en ufak bir kıskançlığı veya pişmanlığı sayfalarca anlatırken sizi hiç sıkmıyor; aksine "Evet, aynen böyle hissedilir!" dedirtiyor.
Bir at yarışını,