İnsan, hayatı hep hayal ettiği gibi kurmak ister. İçinde eksiksiz, pürüzsüz, tam olması gereken bir dünya vardır. Her şeyin zamanında, herkesin yerli yerinde olduğu bir düzen… Ama gerçek hayat, o hayallerin kenarından bile geçmez çoğu zaman. Eksik kalır, yarım kalır, bazen de tamamen dağılır.
Bir sabah uyanırsın ve fark edersin; beklediklerin gelmemiştir, gidenler ise geri dönmeye niyetli değildir. İşte tam o anda öğrenirsin kabullenmeyi. Önce zor gelir, insanın içi direnir. “Böyle olmamalıydı” dersin, “ben bunu istemedim.” Ama hayat, istemekle ilerlemez. O, kendi bildiğini yaşatır insana.
Zamanla anlarsın ki kabullenmek, vazgeçmek değildir. Aksine, ayakta kalmanın en sessiz yoludur. İçinde kopan fırtınaları kimse duymadan, yüzünde küçük bir tebessümle yürümeye devam etmektir. Belki eskisi gibi umut etmezsin ama yine de yaşamaktan vazgeçmezsin.
Ve bir gün geriye dönüp baktığında şunu fark edersin: Hayat sana istediğini vermedi belki ama seni olduğun insana dönüştürdü. En derin kırgınlıkların, en sessiz kabullenişlerin içinde büyüttü seni.
Çünkü bazı gerçekler vardır; değiştiremezsin, geri döndüremezsin. Sadece kabul edersin ve o kabullenişin içinde, kendini yeniden bulursun.