Murat Yahşi

Murat Yahşi
Reading it is like a song that touches my soul :)
Bugüne kadar bildiğimiz bir hakikat varsa, o da, her tarihçinin tarihî vakaları kendi mezhep ve hatta mizacına göre tarif etmiş olmasıdır. Büyük Fransız İnkılâbı, muasır iki Fransız yazarı, Hippolyte Taine ve Michelet tarafından birbirine o kadar taban tabana zıt tefsirlere uğramıştır ki, her iki eser üzerinde incelemelerde bulunan bir tarafsız, neticede, Büyük Fransız İnkılâbı denilen bir hadisenin gerçekten olup olmadığından şüpheye düşebilir. Bu tarihçilerin ikisi de bir millettendi; tarihini yazdıkları devirle kendi aralarında altmış beş yıllık bir zaman mesafesi bile yoktu ve biri, -Michelet-, o devir olaylarını hemen yarıdan yarıya kendi babasının ağzından dinlediği hikâyelerle, öbürü -Hippolyte Taine-, resmî arşivlerden ve hususî muhaberelerden topladığı vesikalarla doğrulanmış bulunuyordu. Halbuki, ne görürüz? Büyük Fransız İnkılâbı, cumhuriyetçi Michelet'nin eserinde bir insanî destan, kraliyetçi Taine'in eserinde bir vahşi anarşidir.
Sayfa 105 - Milliyetçiliği·Kitabı okudu
Alıntı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
~☆~ Ne mutlu Türk'-üm diyene! ~☆~
Sayfa 103 - Milliyetçiliği·Kitabı okudu
Alıntı
Evvelâ eksiklerimizi araştırmadan işe başlamıştı. Türkiye fakir bir memleket miydi? Onu bir an evvel zenginleştirmek icap ediyordu. Hemen fabrikalar açmak, istihsal kuvvetlerini artırmak, nankör toprağa rasyonel ziraat usullerini tatbik etmek lazımdı. Türkler teknik terbiyeden mahrum mu kalmıştı? Hemen çaresine bakılacak, yüzlerce, binlerce teknisyen yetiştirilecekti. İlim ve irfan sahasında milletlerarası şöhretlerimiz mi yoktu? Atatürk'e göre bunun yegâne sebebi, şimdiye kadar Türkçenin, kadük ve karışık bir alfabe ile yazılmasından ileri geliyordu. Şu halde, hemen Lâtin alfabesini almak zarureti başgöstermişti. Atatürk bu inkılâbı yaparken etrafındaki yazarlara ve fikir adamlarına: "Göreceksiniz, şimdi bütün eserleriniz ecnebi dillere nasıl tercüme edilecek. Şöhretiniz nasıl bütün dünyaya yayılacak!" derdi. Türk milletine o kadar derin bir emniyet ve itimadı vardı ki, bütün dünya rekorlarının yeni baştan Türk nesli içinden çıkan teknik ilim ve marifet erbabı tarafından hemen kırılmak üzere olduğuna inanırdı.
Sayfa 102 - Milliyetçiliği·Kitabı okudu
Alıntı
Atatürk, dil inkılâbını yapar ve milli tarih tezimizi ortaya koyarken işte bunun içindir ki, bütün zekâsını ve bütün enerjisini yeni bir meydan muharebesine hazırlanır gibi ortaya atmış bulunuyordu. Aramızdan birçok kimseler, Atatürk'ün bu yoldaki uğraşmasını lüzumsuz değilse bile, haddinden fazla mubalāğalı buldular. Halbuki Atatürk, bu cehdiyle milli kurtuluş mücadelemizin ikinci bir safhasını açmıştır. Bu mücadelenin birinci safhası siyasî ve iktisadî istiklâlimizle neticelenmiştir. İkinci safhanın hedefi kültürel istiklâlimizdir. Bunu elde etmedikçe, yani, Türk milleti muasır medeniyet âleminin ilim ve irfan sahasında bir Dumlupınar zaferi kazanmadıkça, medeni milletler hiyerarşisindeki yüksek makamına geçemeyecektir. Daima mâdun [aşağı, ikinci sınıf] muamelesi görmeye mahkûm kalacaktır.
Sayfa 101 - Milliyetçiliği·Kitabı okudu
Alıntı
Sayısız fabrika bacalarıyle, nihayetsiz demiryollarıyle, beton köprüleri ve tünelleriyle, kızıl kiremitli beyaz şehirleriyle ayaklarının altında serilen bu mamur ve medenî ülke beş on yıllık kısa bir zaman zarfında, dünkü harap ve perişan Osmanlı İmparatorluğundan çıkmış olamaz. Her dem taze bir şevk ve sürur [sevinç] içinde muttasıl çalışıp muttasıl üreyen; muttasıl kurup, muttasıl başaran bu tetik ve hamarat halk yığınları dünkü uyuşuk ve pejmürde nesillerin çocuğu değildir. Şu halde, bu yeni hayat kaynağı, bu kuru Anadolu topraklarından birdenbire nasıl fışkırıverdi? Buna, -bütün izah edemediğimiz hadiseler gibi- bir mucize deyip geçelim mi? Lâkin, biliyoruz ki, Mustafa Kemal mucizeye inanmazdı.
Sayfa 97 - Milliyetçiliği·Kitabı okudu
Alıntı