Orada bulunanlar içinde, hiç ölüsü olmayan
bir aileden gelen bir tek ben vardım ve bu saplama beni tuhaf bir ıstıraba boğmuştu: arkadaşlarım ölen anne babalarının ya
da ağbi ve ablalarının evde bıraktıkları kitapları okuyarak büyümüştü. Ama benim ailemde ne ölüler ne de kitaplar vardı.
Evet, Atatürk, sapına kadar askerdi fakat, militarist değildi. Harbi, şevk ve şetaretle kabul ederdi, fakat, aramazdı. Çağırmazdı.
"– Harpçi olamam. Çünkü, harbin fecaatlerini herkesten iyi bilirim." derdi.
Ve belki, bu fikrini, bu içtihadını hareketiyle ispat etmek içindir ki, bir devlet reisi sıfatıyle de kendisine o kadar yakışan ve taşımakta o kadar haklı olduğu şanlı üniformayı giymekten çekinmişti.
Taşımakta o kadar haklı olduğu; dedim. Zira, harb sonrası rejimleri, nice çavuşlara, nice sokak politikacılarına birer general veya mareşal kıyafetine girerek nice orduların, nice devlet ve milletlerin talihiyle bir oyuncak gibi oynamak fırsatını vermiştir. Hatıra gelebilir ki, Atatürk, biraz da bunlar sırasında görünmekten tiksindiği ve kendi meşru üniformasının şerefini esirgediği için milleti arasında daima bir "ferdi millet" olarak dolaşmayı tercih etmiştir.
O, Türk milletinin daima tetikte uyanık şuuru idi. Türk milleti, onda tek bir adam haline inkılâp etmişti. Bütün duygululuğu, bütün dehâsı, bütün enerjisi milli faziletlerimizin bir hulâsası gibiydi. Öyle ki, Türk milletinin mânevî vasıflarını incelemek isteyen herhangi bir ecnebi tetkikçi, Atatürk'ün şahsında bu vasıfların bütün karakterlerini toplanmış bulabilirdi. Tek bir insanın bir millet haline bu temessülü [cisimlenmeyi] tıpkı, Pagan dinlerin bazı ilâhî misterlerini andırıyor. Zaten, onun millet yolunda her hareketinin bir sembolik âyinden farkı yoktu. Acaba, milliyetçiliği bir mezhep, bir din haline sokmayı aklından geçirdi mi? Geçirmemiş olsa bile, Türklüğü, bütün Türk olan şeyleri, dindarane bir aşkla sevdiğini biliyoruz ve eminiz ki, dünyaya gözlerini kaparken asîl "soy"un ebediyeti içinde eriyip gittiğine imanı vardı.