Yeryüzünde her milletin hakları, hakikatleri, yurdu ve Tanrısı vardı. Yalnız Türk milleti haksız, hakikatsiz, yurtsuz ve Tanrısızdı. Tıpkı, büyük perseküsyon devirlerindeki Beni-İsrail gibiydik. Gökten inecek Mesih'i bekliyorduk ve iki asır hasretiyle yandığımız milli kahraman, hâlâ bir türlü görünmüyordu.
Bizim nesil, dediğim bu kürek mahkûmları kafilesinin ortasından, arasıra başımızı kaldırıp ufka bakardık. Nerede sabah yıldızı? İçimizden bir ses daima "O, hiç doğmayacak" derdi. Okuduğumuz kitaplar, konuştuğumuz tecrübeli, bilgiç adamlar da bunu söylerdi. Mektepler ise, sadece bir zekâ mezarı idi. Bir gün, sınıfta, alnım sıraya dayalı, dizlerimin üstünde tuttuğum "Cezmi"yi okurken bir el, bir demir pençe beni ensemden yakalamış, sokağa atmıştı. Nereye gitmeli? Nereye kaçmalı? On altı yaşımda ya var, ya yoktum. Fakat, biliyordum ki, bazı memleketlerde hürriyet denilen bir saadet vardır ve oralarda herkes istediği kitabı okuyabilir.
Arasıra limanlarımızda yabancı harp gemilerinin görünüşü veya herhangi bir frenk hükümdarının memleketimize ayak basışı halkı çoşturan ve ona kolektif heyecan veren yegâne mehabetli [görkemli] hadiselerdi. Çünkü, kendisine ve kendi devletine itimadı kalmayan halk, kendi mukadderatına hakim olan kudretlerin bu sembollerde tecessüm ettiğini [somutlaştığını) görüyordu.