Menderes'in Dış Politikası Batı'nın Güdümündeki TürkiyeHüner Tuncer
Doç. Dr. Hüner Tuncer’in titiz bir arşiv çalışması ve diplomatik birikimiyle kaleme aldığı Menderes’in Dış Politikası eseri, Türk dış politikası tarihinin en radikal dönüşüm süreçlerinden birini uluslararası ilişkiler disiplininin temel yapı taşları üzerinden analiz eden sarsıcı bir kitaptır, Tuncer, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesini oluşturan ve geleneksel dış politikayı biçimlendiren Atatürkçü ilkeler ile 1950-1960 yılları arasında Demokrat Parti (DP) iktidarı tarafından hayata geçirilen pratikler arasındaki derin kırılmayı mercek altına almaktadır. Kitap, temelde realist bir uluslararası politika perspektifiyle yazılmış olup, bir devletin kendi ulusal gücüne dayanmaksızın, salt bir süper gücün koruyuculuğuna ve dış yardımlara yaslanarak tam bağımsızlığını sürdüremeyeceği tezini savunmaktadır. Tuncer, yapısal analize geçmeden önce, Atatürk dönemi dış politikasının "gerçekçilik", "tam bağımsızlık", büyük güçler arasında denge kurma ve ideolojik dogmalardan uzak durma gibi temel prensiplerini anımsatarak, Menderes dönemindeki "sapmanın" teorik ve pratik boyutlarını daha görünür kılmaktadır.
Uluslararası sistemin İkinci Dünya Savaşı sonrasında çok kutupluluktan iki kutupluluğa evrilmesi ve Soğuk Savaş’ın tırmanması, Türkiye’nin jeopolitik konumunu kırılgan bir zemine taşımıştır. Eserde, bu dönemin en kritik eşiklerinden biri olan İkinci Dünya Savaşı ertesindeki Türk-Sovyet ilişkileri ve SSCB’nin Boğazlar ile Doğu Anadolu üzerindeki haksız talepleri teferruatlı bir biçimde incelenmektedir. Yazar, bu noktada önemli bir tarihsel ayrım yapmakta; İsmet İnönü dönemindeki Batı’ya yakınlaşma hamlelerinin savaş sonrası koşulların ve Sovyet tehdidinin dayattığı istisnai, konjonktürel bir zorunluluk olduğunu belirtirken, DP iktidarının bu çizgiyi
VebaAlbert Camus
Kitap ne anlatıyor bize öncelikle; Albert Camus’nün 1947 yılında yayımlanan Veba romanı ilk bakışta Cezayir’in Oran şehrini abluka altına alan amansız bir salgının anatomisi gibi görünse de, aslında insanlık durumuna absürde ve bu saçmalık karşısında insanın takınacağı ahlaki duruşa dair yazılmış en güçlü felsefi başyapıtlardan biridir. Camus, dış dünyaya tamamen kapalı, monoton ve denize sırtını dönmüş bir liman kenti olan Oran’ı sahne olarak seçerken, esasen modern insanın sıkışmışlığını ve mekanik yaşamını hedefler. Şehirde aniden beliren ve sokakları dolduran fare ölümleriyle başlayan süreç, insanlığın görmezden gelmeyi seçtiği amansız bir gerçeklikle yüzleşmesinin ilk adımıdır. Romanın temel dayanak noktası, felaketin kendisinden ziyade, insanların bu felaket karşısında geçirdiği psikolojik ve ahlaki dönüşümdür. Camus, vebayı hem somut bir hastalık hem de totalitarizm, savaş, kötülük ve bizzat hayatın anlamsızlığı gibi soyut kavramların bir metaforu olarak kullanır. Romanın satır aralarında şu gerçek tokat gibi yüzümüze vurulur: "Herkesin içinde veba vardır, çünkü hiç kimse, dünyada hiç kimse bundan muaf değildir."
Hikaye ilerledikçe Oran şehri dış dünyaya kapatılır, karantinaya alınır ve sakinleri ansızın mutlak bir sürgünlük ve ayrılık hissinin içine fırlatılır. Sevgililer, aileler ve dostlar birbirlerinden kopmuştur. Camus, bu kolektif acıyı tasvir ederken insanın zamana ve mekana karşı verdiği savaşı anlatır. Ancak bu karanlığın tam ortasında, insanın asıl büyüklüğü ortaya çıkar. Romanın başkişisi Doktor Bernard Rieux, soyut ideolojilere ya da metafizik kurtuluş vaatlerine inanmayan, sadece önündeki somut acıyı dindirmeye çalışan bir rasyonalisttir. Rieux için vebaya karşı savaşmak bir kahramanlık değil, sadece bir "dürüstlük" meselesidir.
VebaAlbert Camus · Can Yayınları · 202024,6bin okunma
KumarbazFyodor Dostoyevski
Özet
Hikaye, Almanya'nın hayali bir kaplıca ve kumar şehri olan Roulettenburg'da geçer ve bir Rus generalinin çocuklarına öğretmenlik yapan genç Aleksey İvanoviç in ağzından anlatılır Aleksey, generalin üvey kızı Polina ya körkütük bir aşkla bağlıdır. Polina ise hem kibirli davranmakta hem de Aleksey’i kendi tehlikeli oyunlarında bir piyon gibi kullanmaktadır. General ise tam bir borç batağındadır Fransız bir asilzadeye ve Matmazel Blanche adında bir kadına olan borçlarını ödeyebilmek için Rusya’daki zengin, yaşlı halasının babuşka ölüm haberini ve ondan kalacak devasa mirası beklemektedir. Hikayenin akışı, öldüğü sanılan Babuşka’nın (Büyükanne) sapasağlam bir şekilde tekerlekli sandalyesiyle Roulettenburg’a gelmesiyle altüst olur. Miras avcılarının gözü önünde, kumardan nefret eden bu yaşlı kadın rulet masasının büyüsüne kapılır. Günler içinde tüm servetini yeşil çuhada kaybederek Rusya'ya geri döner. Bu yıkım, generalin ve çevresindekilerin de sonu olur.
Polina’nın Fransız borç verene olan borcunu ödemek ve onun gözünde yükselmek isteyen Aleksey, bir gece çılgın bir kumar hırsıyla masaya oturur ve inanılmaz bir servet kazanır. Amacı parayı Polina'ya vermektir ancak Polina bu parayı bir hakaret olarak görür, Aleksey'i reddeder ve onu terk eder.
Paranın ve başarının verdiği sarhoşlukla Aleksey, başka bir kadınla Paris'e gider ve parayı kısa sürede tüketir. Romanın sonunda Aleksey, Polina'nın aslında onu sevmiş olduğunu öğrense de artık çok geçtir. O, iradesini tamamen rulet çarkına kaptırmış, "Yarın her şey değişecek, yarın yine kazanacağım" illüzyonuyla yaşayan profesyonel bir kumarbaza dönüşmüştür
KumarbazFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202388,6bin okunma
Dorian Gray'in PortresiOscar Wilde
Kitabı okurken kendime şu can alıcı soruyu sormadan edemedim: Kusurlar cidden kötü müdür? Hayatta yaşadıkça, her köşe başında mutlak güzelliği ve kusursuz yakışıklılığı gördükçe, içsel bir yanılgıya düşüyoruz: Kusursuz olanın her zaman hayranlık uyandıracağını sanıyoruz. Oysa Dorian’ın hikayesi bana bunun tam tersini fısıldadı. Dorian, dışarıdan bakıldığında tek bir lekesi bile olmayan, adeta mermerden yontulmuş bir heykel gibi kusursuzdur; fakat bu kusursuzluk ona gerçek bir sevgi ya da kalıcı bir hayranlık getirmez, sadece buz gibi bir şehvet ve haset uyandırır.
Lord Henry’nin romanda güzelliğe dair kurduğu şu tehlikeli cümle, aslında modern dünyanın da en büyük yalanıdır:
"Güzellik, dehanın bir biçimidir; hatta dehadan da üstündür, çünkü açıklanmaya ihtiyacı yoktur."
Ben bu satırları okurken, Wilde'ın aslında tam tersini anlatmak istediğini fark ettim. Güzellik açıklanmaya ihtiyaç duymaz belki ama tek başına derinleşmeye de izin vermez. İnsanlar Dorian’a hayran kalıyordu, evet, ama hayran kaldıkları şey bir insan değil, plastik bir "nesneydi". Kusursuzluk, Dorian’ı insan olmaktan çıkarıp bir vitrin mankenine dönüştürmüştü.İşte bu noktada kusurların gerçek değerini anladım: "Kusurlar, bizi insan yapan yegane şeydir." Yaşanmışlıklar, yüzümüzdeki çizgiler, gözlerimizin kenarındaki kırışıklıklar veya ruhumuzdaki yaralar, bizim bu hayatta gerçekten "var olduğumuzun", savaştığımızın, sevdiğimizin ve acı çektiğimizin kanıtıdır. Kusursuz olan bir şeyde yaşanmışlık yoktur. Dorian, portreye her baktığında kendi kusurlarından, yani insanlığından kaçıyordu. O kusurlarını tuvale hapsettikçe, etrafındaki insanlar ona hayran olmaya devam etti ama o hayranlık Dorian’ın içindeki devasa boşluğu hiç dolduramadı. Çünkü insan, kusursuz bir robota hayran olabilir ama
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski
Dostoyevski’nin kaleminden çıkan Yeraltından Notlar, klasik bir romandan ziyade modern edebiyatın ve varoluşçuluğun kapısını aralayan bir manifestodur. Eğer Rus klasiklerinin o meşhur tasvir yoğunluğu ve ağır isimlerinden çekiniyorsanız, bu kitap size mekanlardan çok karakterin zihnindeki karanlık ile boğacak ancak bu boğuculuk, insanın kendiyle en dürüst yüzleşmesini sağlar. Bu dev eseri, herkes bir kere okumalı.
Kitabın isimsiz kahramanı olan Yeraltı Adamı, benim gözümde edebiyat tarihinin en dürüst ama en itici karakterlerinden biridir. O, toplumun dışına itilmiş değil, toplumdan hırsla kaçıp kendi "yeraltına" (yani iç dünyasına ve yalnızlığına) sığınmış bir eski memurdur. Karakterin bazı kavramlar üstünde durulması gerektiğini vurgulamak gerek. Zekanın Laneti: Karakter, "fazla bilinçli olmanın bir hastalık" olduğunu savunur. O kadar çok düşünür ve analiz eder ki, harekete geçme yetisini kaybeder. Bu yönüyle modern insanın felç edici kararsızlığını temsil eder. Aşağılık ve Üstünlük Kompleksi: Bir yandan herkesten nefret eder ve kendini daha zeki görür, diğer yandan ise bir "böcek" kadar değersiz hissedilmekten gizli bir zevk alır. Bu mazoşist ruh hali, kitabın en sarsıcı yanıdır.
Liza: Kitabın ikinci yarısında karşımıza çıkan bu genç kadın, Yeraltı Adamı için bir kurtuluş şansıdır. Ancak karakterimiz, sevgiyi bir "hükmetme aracı" olarak gördüğü için, ona uzatılan bu şefkat elini gaddarca geri iter. Çünkü o, mutsuzluğuna o kadar bağlanmıştır ki, mutluluğun getireceği sorumluluktan korkar.
Kitap iki bölümden oluşur. İlk bölüm olan "Yeraltı", anlatıcının doğrudan okura (veya hayali dinleyicilere) seslendiği bir iç dökümdür. Burada Dostoyevski, dönemin parlayan fikri olan "rasyonalizm" ve "mantıklı insan" kavramına saldırır. Anlatıcıya göre insan,