”Sen, beni asla, asla tanımayan, bir su birikintisinin yanından geçercesine yanımdan geçip giden, bir taşa basarcasına üstüme basan, hep, ama hep yoluna devam eden ve beni sonsuz bir bekleyiş içersinde bırakan sen, kimsin ki benim için ?”
BİLİNMEYEN BİR KADININ MEKTUBU - STEFAN ZWEIG
Kitap ünlü bir yazarın hatırlamadığı bir kadından aldığı mektuptan oluşuyor. “Sana, beni asla tanımamış olan sana” diye başlıyor mektup. Sanırım en etkilendiğim kısım burasıydı. Daha küçük yaşta babasını kaybeden kadın kahramanımız apartmana taşınan yeni komşusuna karşı çocukça bir aşkla tutulur. Belki de babasını erken yaşta kaybetmek yeri doldurulamayan duyguların dışa vurumuydu kimbilir? Yazarı uzaktan uzağa sürekli takip eder. Yıllarca hem karşılaşmaktan korkup hem de deli gibi onun hayatında yer alma isteğiyle bütün duyguları karmakarışık hal alır. Kadın ismini bile bilmeyen bu adamdan hamile kaldığında da adamın haberi yoktur, hayat mücadelesi verirkende, çocuğu öldüğünde de. Kitabın sonunda yoğun olarak hissettiğim tek duygu söylenmemiş sözler ve kocaman bir yaşanmamışlık. O kadar iç karartıcı bir durum ki ister istemez bütün ruhunu umutsuzluk sarıyor. En acı verici kısım ise kadın ömrünü çalan bu sevgiyle ölmüş olsada adam bu mektubu okuduğunda kadını gerçekten hatırlamaz. Kendi için heba edilen hayat onun için karmaşık hatıralardan ibarettir.
Yoğun betimlemelerden oluşan kitapta çok fazla tekrarlayan cümleler mevcut. Kadın karakterimiz ne kadar seni suçlamıyorum, sana kızmıyorum, hiç pişman değilim desede içten içe sevdiği adama sitem ediyor. Belkide sitemi yaşanmışlıklara değil yaşanmamışlıklaradır.