Mel

Müziğin işlevleri filmlerde müzik çeşitli işlevleri yerine getirmek için kullanılmıştır. Müziğin filmdeki işlevi konusundaki çeşitli yaklaşımların en aşırısı psikanalitik görüştür. Buna göre müzik, izleyiciyi kendisini anneyle bir bütün saydığı, kendini farklılaşmamış bir14“tamlık" olarak gördüğü dil öncesi, imgesel döneme götürür. Buetki, sinema “apparatus”una olmazsa olmaz tamlığını, bütünlüğünü, birliğini verir. (Jean-Louis Baudry’ niıı “apparatus” sözcüğü alıcı, izleyici, perde-gösterici üçlüsünü kapsıyor.) Klasik sinema, “hem özneyi Baudry’nin annenin memesine benzettiği perdeyle kaynaştırarak, hem de izleyicinin kendini algılamasıyla filmi algılamasını aynı kılarak “suture" sürecini güçlendirmek üzere müziğin izleyicinin ruhsal deneyimiyle ilişkisini iyice sömürmüştür." (Smith 1996: 234). Demek müzik filmdeki "yokluğun”, “eksikliğin” farkına varmamızı engelleyip bizi annemizle bütünleştiğimizi sandığımız, kendimizi bolluk içinde sandığımız imgesel döneme -geçici de olsa- geri döndürmektedir. Böylece filmler yoluyla öznenin kurulmasına, “izleyicinindiegesis2 tarafından yutulmaya gösterdiği direnci ortadan kaldırmaya”büyük ölçüde yardım etmektedir. ... Aaron Copland müziğin sinemada başlıca beş işlevi olduğunu söylüyor: (1) Zaman, yer, atmosfer yaratır. (2) Kişilerin ruhsal durumlarının altını çizer; söylenmeyen, perdede gösterilmeyen duygulan anlatır. (3) Brecht’in de dediği gibi, geride bir süzgeç görevi görerek izleyicinin dikkatini filmin teknik özelliklerinden çeker, böylece izleyici bir film izlediğinin farkına varmaz. (4) Bir süreklilik sağlar. (5) Gerginlik yaratır, sonra da bu gerginliği yumuşatır.
📚🔔 Tatil zili çaldı! Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞 Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖

Mel

, bir kitap okudu
Puan vermedi·255 syf.·
4 günde okudu
·
2022 65. kitabı
Ulus Baker
9.2/10 · 414 okunma
Anlamsız istekler, yersiz itişimler, çeşitli hayaller yaratmasına rağmen insan zekası öyle anlaşılıyor ki avnı zamanda Levi-Strauss’un deyimi ile “Sağlam bir ilim” sayılacak türde bir düşünce üretebilmektedir.127’ İnsan zekâsının üretime geçebilmek için aradığı düzen, sağlıklı bir sınıflamaya dayanıyor... Ancak eşyanın arasındaki farkları düşünürken oldukça dikkatli davranmak gerekir. Objektif olarak var oldukları sanılan bazı şeylerin varlıkları hayalî olabilir. Bir yerde oturan insanlar bulundukları yerin çevresine bir sınır çizerek bu sınırın dışında kalan yerlere “Barbarlar ülkesi” adını verebilirler. Bir başka deyimle samimi ve yakın olan bölgeye “bizim”, yakın olmayan bölgeye de “onların” adını veren evrensel gelenek, kafalarda tamamı ile zorlamaya dayanan bir coğrafi bölge kavramına yol açabilir. Burada “zorlama” kelimesini kullanıyorum zira “bizim ülkemiz ve onların ülkesi” şeklinde hayalî bir coğrafya kavramına dayanan düşünce ikinci bölgenin bu farka inanmasına gerek duymaz. Önemli olan bu sınırın “biz” deyimini kullanan tarafta çizilmiş olmasıdır. Bu sınır bir defa çizildikten sonra karşı tarafın toprağı, dili, düşüncesi ile her şeyi “onlar” adını alır ve “bize yabancı” olur. Bir bakıma modem toplumlar ve ilkel toplumlar kişiliklerini böylece negatif yoldan kazanmışlardır. Beşinci yüzyılda yaşamış bir Atinalı kendisini uyumlu bir Atinalı saydığı kadar herhalde barbar saymıyordu. Coğrafî sınırlar görünür biçimde sosyal, etnik ve kültürel sınırlarla birlikte var olmaktadır. Bununla beraber kendimizi, kendi toprağımızda düşünebilmemiz için “karşı tarafın” da varlığını düşünmemiz gerekecektir. Ayrıca her türlü varsayımlar, düşler ve hayaller bize ait olmayan o dışarı dünyanın malı olacaktır. Bachelard “Alanın şiiriyeti” adını verdiği şeyi analiz etmiştir.128’
Kısacası oryantalizm eninde sonunda gerçeklerin siyasî bir görüntüsü olmaktan öteye geçememektedir. Oryantalizmin yapısı bize yakın olan “biz” ile (Avrupa, Batı) bize yabancı olan “Onlar”(Doğu) arasındaki farkı doğrulamaktadır. Bu görüş bir anlamda yoktan var edilmiş fakat daha sonra her iki dünya üzerinde varsayılan hayallerin gerçekleşmesine yardımcı olmuştur. Doğulular kendi dünyalarında yaşamakta, “Biz” ise kendi dünyamızda yaşamaktayız. Maddî bir gerçek şekline bürünen bu görüş giderek sağlamlaşmış ve her iki gerçek diğerinin doğrulayıcısı olmuştur. Bununla birlikte iki dünya arasındaki ilişkilerde bir cins özgürlük her devirde Batı’nın ayrıcalığı sayılmış, zira Batı’nın diğerinden daha üstün bir kültüre sahip olduğu durmaksızın tekrarlanmıştır. Batı, Disraeli’nin deyimi ile, üstün kültürü sayesinde Doğu’nun karanlıklarını yırtabilmiş, büyük dünya gerçeğini tanımış ve onunla birleşerek ona yeni bir şekil vermiştir. Ancak Batı’ya tanınan bu ayrıcalığın sınırlı kelimeleri ne bugüne kadar kimsenin dikkatini çekmiş, nede bu görüşün hangi noktalara kadar uzandığı merak konusu olmuştur. Burada göstermek istediğim şudur ki oryantalist gerçek aynı zamanda hem insanlık dışı hem de yapışkandır. Bu varlığın sınırları kadar kurumları ve evrensel etkileri de bugüne kadar süregelmiştir. ... Kipling bunu bir gün çok açık biçimde anlatmıştı: “Katır, at, fil yahut koşum öküzü sürücüye itaat eder; sürücü çavuşa, çavuş yüzbaşıya, yüzbaşı, binbaşıya, binbaşı, albaya, albay üç alaya kumanda eden generale, general kendi generaline, o da kral yardımcısına bağlıdır. Kral yardımcısı ise İmparatoriçe’nin hizmetindedir.” Bu muazzam emir kumanda zinciri “Ahenkli bir çalışma” düzeni yaratmış ve Cromer böylece güçlü bir yönetici olmuştur. Yine bu yüzden oryantalizm Batı’nın kuvvetini