Ruhundaki dindiremediği açlığın sesi, öylesine
uğultulu bir hâle gelmişti ki hayat ırmağının melodisini
duyumsayamayacak kadar uzaklaşmıştı her şeyden.
İnsanlara, fark etmedikleri bir yerden bakmanın,
onların kalplerindeki perdesiz pencerelerinden içeriye
davetsiz misafir gibi girmenin bir yolu olduğuna
inanıyordu.
Her adımladığı yol, aslında o hayalini kurduğu eve
çıkan gizli bir patikaydı. O ev, uzaklarda bir diyar değil,
bizzat kendi içinin derinliklerinde saklıydı.
Oysa bütün o devrimler, büyük dönüşümler, bilimsel ve teknolojik gelişmeler kuşkunun rahminden doğmuştu. Bir birey ya da toplum ne kadar kuşkuluysa
o kadar değişip dönüşebilirdi ve yaşamına o kadar katkı
sağlayabilirdi. Yani kuşku varsa değişim vardı. Kuşku
yoksa esaret ve kölelik vardı.
O yüzden kuşkunun sancıları, hakikatin ışığını yakardı.