Anthony Burgess Otomatik Portakal’ı sadece distopik bir gelecek tasviri değil, insan doğası ve özgür irade üzerine sarsıcı bir sorgulama. Kitapta geçen “İyilik ikişinin içinden gelir.” cümlesi bence eserin özünü en sade haliyle ortaya koyuyor.
Ana karakter Alex’in hikâyesi bize şunu açıkça gösteriyor: Bir insanın içinde iyilik yoksa, dışarıdan uygulanan hiçbir zorlama, hiçbir ceza ya da manipülasyon onu gerçekten “iyi” yapamaz. Aksine, baskı ve işkence, kişinin karar alma özgürlüğünü elinden alır ama karakterini dönüştürmez.
Alex’in yaşadığı dönüşüm, ne devletin uyguladığı Ludovico yöntemiyle ne de cezaevindeki disiplinle gerçekleşiyor. Gerçek değişim ancak onun kendi deneyimlerinden ve yüzleşmelerinden doğuyor. Bu da bize özgür iradenin ve içsel farkındalığın önemini hatırlatıyor. Çünkü bir insan, gerçekten değişmeyi istemedikçe, en ağır cezalar bile sadece yüzeysel bir etki yaratır.
Burgess’in sorduğu en çarpıcı soru belki de şu: Bir insanın seçme hakkı elinden alınırsa, onun iyi olması hâlâ bir erdem sayılır mı?
Otomatik PortakalAnthony Burgess · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2009112,9bin okunma
Bir Kadının Yaşamından 24 Saat beni tam olarak etkiledi mi, emin değilim. Ama bir şeyler bıraktı içimde, adı konulmamış duygular gibi. Ne tam olarak sevdim, ne de görmezden gelebildim. Belki de
Stefan Zweig in bir erkeğin gözünden bu kadar derin bir kadın dünyası anlatması beni en çok şaşırtan şey oldu.
Kitaptaki kadının yaşadığı o içsel fırtına, aslında birçok kadına tanıdık gelir. Toplumun baskısıyla, “ne derler” korkusuyla, kendi arzularını bastıran, yıllarca susan, kendine bile sesli bir şekilde bir şeyleri itiraf edemeyen o kadın… Sadece kitapta değil, hayatın içinde de çok fazla.
Kadın, kısa bir tutkunun ardından yıllarca süren bir utançla baş başa kalıyor. Kendini kirlenmiş hissediyor. Oysa bir erkek yaşasa aynı şeyi, belki geçip gider. Ama kadın, toplumun gözünde hep daha fazla yük taşıyor. Zweig, bunu 72 sayfaya öyle ustalıkla sığdırmış ki, bazı cümleler bir yerime dokundu.
Okurken düşündüm: Bu sadece onun hikâyesi mi? Yoksa birçok kadının içinden geçen ama kimsenin duymadığı bir sessiz çığlık mı?
Yeraltından Notlar bitirdim ve içimde tuhaf bir ağırlık var. Kitap boyunca kendimden kaçmaya çalıştım sanki. Çünkü
Fyodor Dostoyevski , insanın kendiyle yüzleşmekten kaçtığı ne varsa, hepsini açık açık söylüyor. Yeraltı Adamı’nın sesi zaman zaman rahatsız edici, itici ama bir o kadar tanıdık. Onun çelişkileri, öfkesi, kırgınlığı aslında hepimizin içinde bir yerlerde var.
Kitaptan bir cümle aklıma kazındı:
“Fakat insan sistemlere, bazı soyut kavramlara o derece bağlıdır ki, mantıktan yana olmak için gerçeği bile bile değiştirmeye, gözlerini kapayıp kulaklarını tıkamaya razı olur.”
İşte bu, hepimizin zaman zaman yaptığı bir şey. Görmek istemediğimizde bakmıyoruz, duymak istemediğimizde susuyoruz.
Bu kitap kolay okunmuyor ama kolay unutulmuyor da. Belki rahatsız ediyor, ama o rahatsızlık bazen en gerçek yüzleşmedir. Bazen insanın tokat yemesi gerekiyor uyanması için. Yeraltından Notlar tam da öyle bir tokat: sert ama gerekli.
Yeraltından NotlarFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025159,2bin okunma
Aylardır okunmayı bekleyen, ama bir türlü elim gitmeyen; okuduktan sonra ise “Bunca zaman neden okumamışım?” dediğim kitaplardan biri… Ben hayatta her şeyin bir zamanı olduğuna inanırım. Bu kitap da tam olarak bana bunu tekrar hatırlattı. Çektiğimiz onca zorluk ve acının sonunda, hayalini bile kurmaya cesaret edemediğimiz yerlere gelebilmeyi anlatan en güzel örnek, Meto’nun hikayesi olabilir. “Daha başına ne gelebilir ki?” dediğimde, daha da kötü olayların gelişmesiyle her bölümde farklı bir Meto ile karşılaştım.
Çocukluğundaki kitap tutkusunun ve ne olursa olsun okumaktan ve yazmaktan vazgeçmeyişinin karşılığını sonunda alması, okurken mutluluk gözyaşlarımın akmasına sebep oldu. Hayatına ne kadar kötü insan girip dünyasını yıksalar, onu yetim bıraksalar ve derin yaralara sebep olsalar da bir o kadar da aile diyebileceği, el uzatan, düştüğünde kaldıran insanlar da girdi. Ve en önemlisi, dostu girdi… Onun ölümü hayattan kopma ve herkesten kaçma sebebi olsa da aslında o, Meto’nun “büyük adam” olmasına; imkansız sandığı aşkına, sevdiği ve yıllardır düşlediği kadına kavuşmasına vesile oldu.
Murat Tavlı ile bir kitap fuarında tanışmış ve o gün bana bu kitabını önermişti. Buradan, böyle bir hikayeyi kaleme alıp bizimle paylaştığı ve o gün bu kitabı bizzat önererek bugün bunu okumama vesile olduğu için kendisine teşekkür ediyorum.