Etekliği rüzgârda savruluyordu, kısacık saçları da öyle. Aklımda kalmış, çünkü Broad Street’te durup “Trende hani! Didcot’da!” diye bağırdığı o kısacık saniyelerde bir eli saçındayd, alnından kaldırıyordu, öbür eli etekliğinin üstünde, rüzgâr da bastırıyordu.”Trende! Didcot’ta! “ diye yineledim ben, tanıdığımı onaylayarak(lacivert paltomun etekleri bacaklarıma çarpıyordu)…
Sevdiğiniz kaybolduğunda
Bazen, sevdiğiniz insan kendi içine girip gözden kaybolur.
Kapısız bir katedralin önünde duran biçare bir dindar gibi, içeri girenin yeniden dışarı çıkacağı bir geçit bulabilmek için sevdiğiniz insanın etrafında dolaşmaya başlarsınız.
Durumunuz korkunçtur.
Sevdiğiniz karşınızdadır, işte onun saçları, onun dudakları, onun gözleri, onun sesi, onun gülümseyişi, onun bakışı, onun duruşu ama bütün bunlar onu, sizin sevdiğiniz "o" yapmaya yetmemektedir, "o" kendi içinde kaybolmuştur.
Eğer tümüyle ortadan yok olmuş olsa, bütün dünyayı gezip onu aramaya razısınızdır ama aradığınız önünüzde durmaktadır ve o, sizin aradığınız değildir. Onu arayabileceğiniz başka bir yer de yoktur.
Sevdiğiniz insan, sevmediğiniz insanın içindedir. Çaresizliklerin en insafsızıdır bu.