Ahlak, kurallarla mı yaşar; yoksa kurallardan bağımsız, bireyin vicdanında mı başlar?
Bauman’ın sorduğu temel soru tam da bu. Ve şöyle cevap veriyor:
Gerçekten ahlaki olmak, hiçbir yasa emretmediğinde bile vicdanını dinlemektir.
Bu yüzden, Kant’ın “ahlak evrensel yasalarla olur” fikrine karşı çıkıyor. Çünkü her hayat farklı; “iyi” ve “kötü” de her zaman birbirine karışır, sınırlar bulanıktır. Bu noktada Levinas’tan destek alıyor. Çünkü Levinas der ki: Birinin yüzüne baktığında, onun acısını fark ettiğinde, zaten bir sorumluluk hissi oluşur. Mesela sokakta yardıma muhtaç birini görürsün; kanun “yardım et” demez ama kalbin der. Ve o anda seçim yaparsın. İşte ahlak tam burada başlar.
Bauman’ın derdi aslında çok basit ama derin: ahlak toplumun ürettiği bir şey değil, önce senin içindeki bireysel sorumluluktur. "İyi insan" olmak için başkasının onayını veya yasanın dayattığı kuralları beklemene gerek yok. Başkası için, Öteki için sorumluluk almak, ahlaki davranışın temelidir.
Bauman aynı zamanda bugünün insanına bir ayna tutuyor. Modernlik bize düzen, sistem ve akıl vaat etti ama vicdanın özgürlüğünü değil. “Emirleri uygula” diyen bir dünya kurdu; eşitlik sözü verirken bile eşitsizlik üretti.
Postmodernlik bu büyük vaatleri yıkınca özgürlük doğdu ama ortak ahlaki yön bulanıklaştı. Dünya artık daha parçalı ve güvensiz. Bazı insanlar küresel fırsatları kullanıp özgürce yaşıyor; bazıları ise bu fırsatlara erişemiyor ve hayatta kalmak için mücadele ediyor. İşte Bauman’ın ‘turistler’ ve ‘serseriler’ dediği insanlar bunlar.
Bugün ilişkiler, bağlar, yakınlıklar bile daha akışkan ve belirsiz. İnsan hem bağlı hem yalnız. Bu da etik sorumluluğu daha karmaşık bir hâle getiriyor. Bauman hazır cevaplar sunmuyor ama en önemli cesareti veriyor: vicdanını dinle, sorumluluk al ve kendine