“Cehenneme Övgü”yü okumamın üzerinden yaklaşık altı ay geçti ama kitap, hâlâ zihnimde ve duygularımda yaşamaya devam ediyor. İçeriğini tam anlamıyla hatırlayamıyor olabilirim; ne net bir olay örgüsü, ne de tek bir hikâye aklımda kaldı. Ama bu kitabı düşündüğümde, bana ne hissettirdiği çok net.
Kitap sanki benimle konuşuyordu. Bazı sayfalarda bana yol gösterdi, bazı bölümlerde düşündürdü, zaman zaman ise sadece durup kendime bakmamı sağladı. İçeriğinden çok, bıraktığı hissiyat aklımda kaldı. Ne zaman kitabı hatırlasam, içim iyi hissediyor. Bu yüzden fark ettim ki, ben bu kitabı okumak için okumamışım. Anlamak, hissetmek, sorgulamak için okumuşum.
Kitapta en çok aklımda kalan cümlelerden biri şuydu:
“Kendi sözlerimize esir olduk.”
Bu ifade, kitabın sadece bireyin değil, toplumun da içsel hapishanelerine dokunduğunu gösteriyor. Gündelik hayatta fark etmediğimiz baskıları, kuralları, kalıpları; normal diye kabul ettiğimiz ama aslında özgürlüğümüzü sınırlayan yapıları sorgulatıyor. Okurken sık sık düşündüm: Biz gerçekten özgür müyüz? Yoksa kendi kelimelerimizle, düşüncelerimizle ve alışkanlıklarımızla kendimize bir cehennem mi yarattık?
“Cehenneme Övgü”de anlatılan cehennem, dinsel ya da mitolojik bir yer değil; tam tersine, bizim günlük hayatımız. Okullar, hastaneler, iş yerleri, sokaklar, kurallar, kimlikler… Hepsi insanı belirli kalıplara sokuyor ve fark etmeden bizi itaatkâr varlıklara dönüştürüyor. Kitap, bunu bize çarpıcı ama sakin bir dille anlatıyor. Bizi suçlamadan ama kaçamayacağımız şekilde aynayı yüzümüze tutuyor.
Sonuç olarak bu kitap bana göre bir öykü, bir kurgu değil. Daha çok bir içsel yolculuk, bir farkındalık metni. Herkesin aynı şekilde anlayacağı bir kitap değil, ama kendini duymak isteyen herkesin içinde bir şeyleri harekete geçirecek bir kitap.