Bazı kitaplar vardır, sadece okuduğunuz değil, sizi okunur hâle getiren kitaplardır. Vladimir Bartol’un Alamut adlı romanı da tam olarak böyle bir eser. 11. yüzyıl İran’ında, Alamut Kalesi’nde geçen bu roman, bir tarih kitabı gibi görünse de aslında çok daha fazlasıdır: Bir fikir romanı, bir uyarı, bir aynadır.
Romanın merkezinde Hasan Sabbah vardır. Düşmanlarının gözünde bir fanatik, fedailerinin gözünde bir peygamber. Ama Bartol’un kaleminde o, her şeyin ve hiçbir şeyin adamıdır. Gençleri “cennet” vadederek suikasta ikna eden bir stratejist. İnancı kullanarak gücü elde eden bir zekâ. Ve en çarpıcısı: Gerçeğin kendisini bile bir kurguya dönüştüren bir anlatıcı.
Bartol bu romanı, faşizmin Avrupa’yı sardığı 1930’larda yazdı. O yüzden kitap yalnızca Hasan Sabbah’ı değil, her dönemin liderlerini, onların inşa ettiği mutlak hakikat evrenlerini, o evrenlere sorgusuz bağlanan kör kalabalıkları da anlatır.
Romanı okurken kendime sıkça şu soruyu sordum:
“İnandığım şey, gerçekten benim inancım mı? Yoksa birileri bana öyle inan demiş olduğu için mi inanıyorum?”
Çünkü Alamut, bize sadece bir tarikatın öyküsünü değil; bugünün algoritmaları, ekranları ve ideolojileriyle şekillenen modern tarikatları da düşündürüyor. Her bilgiye bir “doğru”, her lidere bir “mutlak kurtarıcı”, her düşmana bir “şeytan” rolü verilmişse; biz ne kadar bağımsız düşünebiliyoruz?
Hasan Sabbah’ın şu sözü, roman boyunca kulaklarımızda çınlıyor:
“Hiçbir şey gerçek değildir, her şey mubahtır.”
Bu cümle, yalnızca Sabbah’ın felsefesi değil; aynı zamanda çağımızın da trajik özeti gibi. Sosyal medyada gerçekliğin buharlaştığı, inançların hızla tüketilip çıkarın hizmetine sunulduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Alamut, sadece geçmişi anlatmıyor. Bugünü tarif ediyor.
Ve belki de en çok bu yüzden, okunması gereken