İngiltere'de henüz kadın yazarlara hoş bakılmayan bir dönemde yazdığı tek romanla klasik olmayı başarmış bir yazar Emily Brontë ve eseri Uğultulu Tepeler... "Unutulmak istemiyorsan ya okunacak şeyler yaz ya da yazılmaya değer şeyler yap." diyen Benjamin Franklin'e selam olsun. :) Emily Brontë, hasta ruhlar ve aşklarını anlattığı eseri Uğultulu Tepeler'i bitirdikten bir yıl sonra, henüz 30 yaşındayken hayata gözlerini yummasına rağmen bugün hâlâ unutulmayanlar arasında. Peki, neydi bu eseri klasik yapan? Belki erkek egemen edebiyatın hakim olduğu dönemde bir kadın tarafından yazılmış olması, belki de tamamı kurgu gibi dursa da aslında yazarının hayatından izler taşıyor olmasından aldığı güç... Kitapta din vurgusu (bağışlama, ölümden sonra yaşam, ruh, Tanrı'nın cezalandırması, yobazlık, dinin çarptırılması vb.) sıklıkla yer alıyordu, Emily Brontë'nin babası papaz; kitaptaki tüm karakterlerin annesi çocuklar küçükken vefat ediyor ve babaları ile kalıyorlardı, yazar henüz üç yaşındayken annesini kaybetmiş; Catherine'nin abisi Hindley adındaki karakterimiz alkol bağımlısı oluyordu, yazarın abisi Branwell Brontë alkol ve uyuşturucu bağımlısı. Bunlar ilk bakışta dikkati çeken benzerlikler. Yazarın hayatı detaylı bir şekilde bilinse eserle arasında çok büyük benzerlikler çıkacağını düşünüyorum. Bu nedenle eserin asıl gücünü yazarın hayal dünyasından ziyade kendi hayatından aldığına inanıyorum.
Eserin konusuna ve karakterlerine gelecek olursak başkahramanımız Heathcliff. Bir yerde bu ismin anlamının "uçurum" olduğunu okudum. Karakterimiz de tam olarak böyle biri zaten. Yanına yaklaşanı dibine çekip yok ediyor. Terk edilmiş, dışlanmış, sevgisiz büyütülmüş, küçük görülmüş... Kendisine yapılanların intikamını almak için evin varisi Hareton adındaki çocuğu kendisi ile aynı