YAĞMUR YATAĞI
barbar bitkiler gibi yerleşiyorsun alana... sen gelince
bir buğu sarıyor çiçekleri... üzerimizden yeşil bir
dalga gibi geçen sessizliği görmüyorsun... asıl barbar
benim oysa yansıtamadığı dillerle kuşatılmış...
kapıyı hızla çarptığında bir su çizgisi yok oluyor önce
sonra beni kuşatan diller... duvarlarda beliren
mor lekelere bakıyorum hiçbir şey söylemeden...
ona ince uzun bir yaprak uzatıyor ve diyorum ki:
... hiç korkma benim dokum cam...
... ölmüştüm... ama işte şimdi yeniden yaşayanım...
... bende hiçbir şey yok bir çığlıktan başka... yosun...
... denizaltı odaları... bir yağmur yatağından başka..
ESKİDEN hizmetçi odası olarak kullanılan odanda, üstün çıplak, sadece pijamanın altını giymiş olarak, yatak işlevi gören dar sedire oturmuşsun; dizlerinin üzerinde, yüz on ikinci sayfası açılmış bir kitap, Raymond Aron'un Sanayi Toplumu Üzerine Dersler'i duruyor.
Evinden çıkman gerekmez. Masandan kalkma ve dinle. Hatta dinleme, yalnızca bekle. Hatta bekleme bile, kesinlikle sessiz ve yalnız ol.
Dünya, maskesini düşüresin diye, gelip kendini sunacaktır sana, başka türlü olamaz; kendinden geçmiş bir halde eğilecektir önünde.
FRANZ KAFKA
Yakup kahveye gitmiş. Selamını alan olmamış. Bir kenara oturmuş, kahvedekiler onun geldiğfini görmüşler, görmemezlikten gelmişler. Yanına kımse gitmemiş Yakup kendine bir çay
söylemiş. Bu sırada biri ortaya laf atmış:
- «Allah'ın günü türkü söylenmez ki
- «Hem kadın kısmının sesi de namahremdir. Peygamber efendimiz böyle buyurmuş»,
- «Köyün bereketi kalmadı»,
- «Kalmaz ya!»
- «Kadın dediğin boş bırakılmaz, başını bağlamalı. Arada bir gözünü korkutmalı».
Konuşmalar böyle sürüp gitmiş. Birden Yakup'un yerinden kalktığını, kahveden çıkıp evine doğru gittiğini görmüşler,
koşarcasına. Kahvedekiler bir şeyler olacağını anlamışlar, gidip evin
önüne sıralanmışlar, biraz beklemişler. Bir kadm çığlığı duyulmuş, arkasından iki el silah sesi. Sonra uzunca bir sessizlik. Bundan sonra da Yakup'u evinin toprak damının üstünde görmüşler. Bağırmış:
- «İstediğiniz oldu, öldürdüm».
Sonra tabancasını kalabalığa çevirmiş. Eli tıtrıyormuş, ateş edememiş, tabancasını göğsüne çevirip tetiğe basmış, ayakta ileri geri bir kaç defa sallanmış, damın üstünden yere yuvarlanmış.
- Bak dedi, nişancıyım, kendini kolla.
- Beni vurursan tekrar katil olursun.
- Ne çıkar. Ben kaçmak için seni vuracağım, sen kanun adına
beni vuracaksın, arasında fark var mı? Bırak gideyim, senin çoluk
çocuğun vardır elbette, sana yazık olmasın.
- Ya senin çoluk çocuğun yok mu? Ben seni öldürürsem onlara
yazık değil mi, onları sevmiyor musun? dedim, boğuk bir sesle cevap
verdi.
- Karım da vardı, iki çocuğum da. Hele küçüğünü çok severdim.
Üçünü de öldürdüm. Zaten karım da bunu istemişti, bizi kurtar
artık demişti.
- Peki neden öldürdün acımadın mı?
- Sen bunu anlamazsın. Sen hiç aç kaldın mı, süründün mü?
- Kendini de öldürseydin ya!
- Toplu tabancayı şakağıma dayadım, kurşunların hesabında
yanılmışım. Patlamadı. Sonra beni yakaladılar.
- Öyleyse niye kaçtın hapishaneden'?
- Hapishanede insan.kendini öldüremiyor ki.