Merviş

Merviş
@Mervedemirbas
Ben atlara ve uzaklara hayrandım..
Derdime vâkıf değil cânân beni handân bilir.. Hakkı vardır şâd olanlar herkesi şâdan bilir.. youtu.be/ReP_uXJ99MQ
Reklam
Millet ruhunu yapan maariftir. Maarifin düşmesi millet ruhunu yerlere serer. Maarife değer vermeyiş millet ruhunun yıkılışını hazırlar. Maarif hangi yönde yürürse millet ruhu da onun arkasından gider. Şu halde millet, maarifi demektir.
Bir gün yine Danıştay’daki odamda bir öğle tatilinde heyet­ten çıkmış dinleniyordum, kapı vuruldu, buyurun dedim. İçeriye yaşlı bir zat girdi. “Efendim,” dedi. “Dün gece televizyonda sizi dinledim ve kırıldım, siz dediniz ki herkes isterse yardım ede­bilir, imkânlarını olabildiği kadar başkalarıyla paylaşabilir. Bu sözleri dinleyince fena hâlde öfkelendim, ben nasıl yardım ede­bilirim, Vehbi Koç değilim, Sakıp Sabancı değilim, olacak iş mi bu? Bir emekli memur kendi ailesini bile zor geçindirirken baş­kalarına nasıl yardımcı olabilir?” Adama baktım, “Lütfen benimle gelir misiniz?” dedim. O zamanlar Kızılay’daki Divan Pastane­sinin karşısında bir simitçi duruyordu, oraya gittik. Simit tabla­sının iki yanında ufacık iki çocuk gözlerini açmış, sonsuz bir iştahla simitlere bakıyorlardı. Adama döndüm, bir simit parası istedim ve aldığım simidi iki çocuğa paylaştırdım. Çocuklar se­vinçten çılgına dönmüşlerdi, hem yiyorlar hem de yerlerinde duramayıp zıplıyorlardı. Gözlerindeki umut ışığı görülmeye de­ğerdi. Yan gözle adama baktım, o da heyecanlanmıştı. Göz­lerinden yanaklarına doğru iki damla yaş sızıyordu. Bana dön­dü, “Efendim,” dedi. “Bana hayatımın en büyük dersini verdiniz, demek ki hayır yapmak için ille de Koç veya Sabancı olmaya gerek yokmuş.”
Azize Anne anlatmıştı, bir gün beş arkadaşıyla beraber o zamanlar Hacıbayram’da oturan bir veli hanımı ziyarete gider­ler. Otururlar, hâl hatır sorulur, sohbetler edilir, biraz sonra öğle ezanı okunur. Efendim derler bize müsaade, ev sahibi hanım, katiyen olmaz der, önce namazımızı kılacağız, sonra Allah ne verdiyse beraber yiyeceğiz. Öyle ısrarla söyler ki; Azize Anne ve arkadaşları teklifi kabul etmek zorunda kalırlar. Önce cemaat halinde namaz kılınır, sonra yüz yaşındaki ev sahibi hanım Azize Hanım’a dönerek; kızım mutfağa gir, biraz ekmek ve turşu var, onları getir, burada beraber yiyelim. Biraz sonra sofra kurulur, sofrada yalnız bir parça kuru ekmek ve bir kavanozun içinde yedi sekiz tane sivribiber turşusu vardır. Ev sahibi hanım buyurun arkadaşlar, bugünkü rızkımız bu, BesmeIe ile başla­yalım der. O kuru ekmek parçası küçük parçalara ayrılır, herkes bir parça ekmekle bir sivribiber turşusunu alır, yemeye başlar. O sırada kapı çalınır, bir delikanlının elinde büyükçe bir tepsi pilâv ve pilâvın üzerinde nar gibi kızarmış iki tavuk vardır. Ev sahi­bine dönerek, Teyzeciğim der, bunu size babam gönderdi, vilâyette uzun süredir çıkmayan bir işi varmış, usanmış, gidip gelmekten yorulmuş ve adak adamış. İnşallah bugün bu işim çıkar, ben de komşu büyük hanıma bir tepsi tavuklu pilâv gön­deririm demiş. İşte bu babamın adak pilâvı, size selâmları ve hürmetleri ile gönderdi. Yaşlı kadın gözleri dolu dolu Allah’a şükretmiş ve “Güzel Allah’ım, bu ne hikmetli iştir, önce misafirini gönderiyorsun, arkasından tavuklu pilâvını, sana sonsuz şü­kürler olsun” demiş, sonra beraberce neşe içinde paylaşmanın güzelliğini duya duya tavuklu pilâvı yemişler.
Hz. Ömer’in sözü beni hep ürpertti, titretti, ağlattı. “Bugün Allah için ne yaptın?” Acaba gece yatarken bunu kendimize sorsak kaçımız bu soruya güzel, müspet bir cevap verebile­ceğiz? Mânâ terazisi o kadar hassas, o kadar ince ki, bizim kendi kendimize, ama nalıncı keseri gibi hep kendi tarafımıza yontarak verdiğimiz kararlar, yaptığımız işler bizi nereye götü­rebilir, hiç düşünebiliyor muyuz?