(...)bu yabancı ses nerden geliyor?
Neden gelip gecenin ortasında,bu dağ başında beni buluyor?
Varlığı nerde?
Kimin sesi bu?
A'nın, B'nin, C'nin, Z'nin sesi mi?
Yoksa içimde biriktirdiğim, içimde, kafamın bir kıyısında kalmış, benden öç almak isteyen, eski, unutulmuş bir ses mi bu?
Ya da hiç kimsenin sesi?
Hiç kimsenin sesiyse, yandım,
çıldırıyorum demektir.
Ayıp değil çıldırmak, bu dağ başında, bu yalnızlıkta
bu ufuksuz topraklarda, bu ıssızlıkta, bu kadınsızlıkta.
Ya dayanmaya, dayatmaya vermiş olduğumuz söz?
Biz çıldırırsak burdakiler ne yapsın?
Biz dediğin kim? Burda yalnızsın?
Biz dediğim, ben ve içimdekiler. Ve dışardakiler.
Ve ölen bebeler.
Ama ben Nuh değilim ki.
Ben, yolunu yitirmiş zavallı bir yolcuyum. Bir kazazedeyim.
Burda öğretmenlik oynayan . Öğretecek bir şeyi olmayan bir
öğretmen. Başkalarını ve kendisini öğrenmeye çalışan. Ansımaya çalışan dilini, adını, geldiği yerleri ve aralarında yaşadığı insanların dilini. Ama özellikle kendini.
Çaresizliğimi duyuyor, çaresizliği yenmek istiyordum.
Dalgalarla boğuşulur. Limanlar özlenir Bir kuytu limanda demir atılır. Fırtınanın dinmesi beklenir.
Sonra yeniden rota çizilir. Sonra yeniden demir alınır. Yola
koyulunur.
Burda:
Hangi çare? Hangi yol?