“Hakikaten çocukken oynamasını o kadar sevdiği ve ömrünün sonuna kadar seveceği bir balçık parçası bu kayaların yanında ne kadar canlıydı. Onun yumuşak ve şekilsiz varlığı, her şekli, her iradeyi, hatta düşünceyi bile kabul edebilirdi. Fakat bu sert kaya parçaları hayattan ebediyen uzaktılar; rüzgâr eser, yağmur yağar, zerre zerre ufalırlar, dev cüsselerinde derin izler, oluklar peydahlanır; fakat hiçbiri onlardan ilk felâketin eliyle yoğrulup kaldıkları hâli gideremezdi. Onlar hayat yolunun üzerinde soracak belli hiçbir sualleri olmadığı için, her suali birden soran sonsuz zamanın içinden gelmiş zalim, haşin sembollerdi.”
Gerçekten, ilmin en yüksek katlarına erişememiş veya estetik dehanın, estetik duygunun en son gelişme merhalesine varamamış bir yarım fikir adamı, bir yarım "münevver" kadar tatsız, tuzsuz, düzmece ve yapmacık ne düşünebilir? Bunların bütün fikirleri iğretidir; okudukları kitaplara göre bugün ak dediklerine yarın kara derler ve hayata hep başkasının gözleriyle bakarlar.
Ruhun bakası bilmecesine bu köşeden bakıldığı zaman görülür ki, yer yüzünde yaşayanlar biz değiliz; asıl bu büyük ölülerdir. Çünki, fiillerimizi sevk ve idare eden onlardır. Duygularımız, aşklarımız özlerini onlardan almaktadır.