Doğanın bir parçası olmak yaşama isteğinin de parçası olmaktı. Bir yerde uzun zaman kaldığımızda, dünyanın ne kadar büyük ve uçsuz bucaksız olduğunu unutuyordunuz. O enlem ve boylamların uzunluğunu algılamıyordunuz. Kendi içimizdeki uçsuz bucaksızlığımızı da algılayamadığımız gibi, diye düşündü Nora.
Ama o uçsuz bucaksızlığı hissettiğiniz, bir şey onu çıkardığı anda umut beliriyor ve isteseniz de, istemeseniz de, kayalara yapışkan likenlerin inatçılığıyla size yapışıyordu.
"İnsan" diye yazmıştı Thoreau Walden'da "hayallerine doğru güvenle yürüdüğü ve hayalindeki hayatı yaşamak için çaba gösterdiği takdirde gündelik hayatın akışı içinde aklına dahi gelmeyecek bir başarıya ulaşacaktır." Aynı zamanda bu başarının, yalnız kalmanın bir ürünü olduğunu gözlemlenmişti. "Kendime yalnızlıktan daha iyi bir dost bulamadım."
Değerlendirme yapmamak zihnimizin doğasına aykırıdır. Yargısızlık, aslında imkansızdır. İmkanlı olan yargılarımızı yalnızca birer yargı olarak fark etmek ve onlara sıkı sıkıya tutunmak, körü körüne inanmak yerine hafifçe, bir kelebeği tutar gibi tutmaktır. Belki de Mevlana'nın dediği gibi "her geleni alnımızın akıyla misafir etmeli", karanlık düşünce, utanç ve garez, hepsini gülerek karşılamalı. Kabul etmeli içeriye. Bunca yıl kaçtık, bunca yıl savaştık, belki de artık bu savaştan vazgeçmeli. Lakin temkinli olmakta fayda var zira "Bu duyguyu yok etmeliyim" ne kadar katıysa "Bu duyguyu kabul etmeliyim!" de o kadar katıdır. Her duyguyu öyle bir anda kabul edemeyiz. Özellikle bizi zorlayan duygulara yüzümüzü dönmek, bazen acımızı geçici olarak arttırabilir. O yüzden yeri geldiğinde acıya uzaktan bakmak da yeterlidir, yanına gelip yavaşça dokunmak da. Bunu yaparken de bir anda değil, yavaş yavaş ilerlemeli. Kapı çaldığında, önce bakmalı gelen kimmiş diye. Kapıda bizi bekleyen her neyse, ona karşı merakla, ne olduğunu anlamak niyetiyle kapıya kulak kabartmalı. Belki daha sonra kapıyı açarak, misafiri içeri davet ederiz. İstemeye istemeye. Bir an önce gitmesini isteye isteye.
Sonra belki günlerden bir gün, gitsin diye gözünün içine bakmaktansa, o hala oradayken kendi işimize bakacağız. Ve başka bir gün, uygunsa eğer, yanına oturacağız. Bir süre sonra gideceğine, hep böyle hissetmeyeceğimize güvenerek yakınlık kuracağız.
Bize anlatmak istediklerini duyacağız. Zamanı geldiğinde de "görüşmek üzere" diyerek uğurlayacağız.
Ama sona erdi. İşin doğrusu, eninde sonunda insanın kendini düşünmesi gerekiyor, uysal ve iyi yürekli olanların bencillikleri zorba olanlarınkinden insaflı oluyor, o kadar.
Nihayetinde oradaki orman, benim bir parçam değil miydi?.. Bir andan itibaren ormana o gözle bakmaya başlamıştım. Ben kendi içimde bir yolculuğa çıkmıştım. Kanın damarlarda dolaşması gibi. Artık gördüğüm şeyler içime ait bir manzaraydı;tehdit olarak algıladığım şeylerse içimde yaşadığım korkular. Karşılaştığım örümcek ağları, yüreğimde çöreklenen örümceğin ağlarıydı; başımın üstünde dönüp dolaşan kuşlar, içimde büyüttüğüm kuşlardı. İçimde doğan bu algılama, iyice kök salmaya başlamıştı.