Uzun zaman olmuştu bir kitapla diyar diyar gezmeyeli. "Nar Ağacı" uzun bir yolculuk. Fakat yolculuğu yolculuk yapan uzun olması değil. Meşakkatli olması. Kitaptaki olaylar Orta Asya'nın zor zamanlarında geçiyor. Savaş yıllarında.
Her bir karakterin kendine has yolculuğunu okuyoruz kitapta. Her birinin kendine has zorluğunu, yorgunluğunu, başlangıcını ve bitişini görüyoruz. Üstelik yolculuklar farklı yerlerden başlayıp farklı yerlere varıyor.
Ana karakterler Zehra ve Settarhan. Onların yolculuğu apayrı yerlerden başlıyor. Ama kader de bu ya. Kim bilir Hüdâ'nın kimi hangi rüzgarın önüne niye düşüneceğini? Onlar çok savrulduktan sonra aynı rüzgarın önüne düşüyorlar işte. Biri çağırıyor biri varıyor. İki ırmak aynı denizde can buluyor böylelikle.
Uzun bir yolculuğa çıkmayı ve yolculukta her duyguyu yaşamayı isteyenlere yazılmış gibi. Canı gönülden tavsiye eder kitaptan en sevdiğim satırları şuraya iliştiririm:
"Bu kadar az şey mi almış yanına geçmişinden geçerken? Bu kadar mı azalmış? Bu kadar mı saklanmış? Yükü ne kadar da hafifmiş. Fakat ne kadar ağır bir azlık bu."
Ömrünü renklendirmek için ektiği çiçekleri, aslında kendisinin istediği yere ekmediğini; ömrünün yarısına gelince anlayan bir kadının hikayesi bu.
"Bütün yaşamımı birilerinin yanında durarak geçirmiştim. Birilerinin bana açtığı boşluklara sığmış, taşmamış, yükselmemiş bile ama kurumamış da, orada eski bir göl gibi durup beklemiştim." Diyor ana karakterimiz Türkan.
Yaşam hiç bilmediğimiz bir oyun gibi ya hani. Türkan'nın başına gelen tek bir şey, göl gibi durup beklediğini ve kurumak üzere olduğunu hatırlatıyor ona. Kurumaya ramak kalmışken nasıl yürüyeceğini tekrar öğreniyor, yüzüyor, yeni yolları aşıyor.
"Bazı hikayeleri yeni bir alfabeyle yeniden yazdım. Yeni hallerini daha çok sevdim" diyor yolun sonunda. Hayata başlarken seçemediklerini, bahçesine ektiklerini, hayatın ortasında tekrar seçiyor. Kendi bahçesini kuruyor, kendi renklerini buluyor.
"ÇİÇEKLENİYOR"
İşte onun hikayesini okurken bende aslında dikmeyi hiç istemediğim çiçeklerin bahçemdeki halini fark ettim. Belki onların yerine kendi istediğim renkleri dikebilirim.
Sizin de kendi bahçenize göz atmaya, çiçeklenmeye ihtiyacınız varsa; Türkan'nın hikayesine eşlik edin derim.
Keyifli okumalar :)
Bir saç örgüsünü oluşturulan üç tutamın, üç kadının hikayesi.
Her biri dünyanın başka kıtalarında hayat sürseler de, çaba sarfettikleri yegane şey kendi varlıklarını korumak.
Smita; Hindistan'nın kast sisteminde en alt tabakaya ait olarak doğmuş, bu tabakaya mahsur kalmış, kızını mahsur etmemeye uğraşan inatçı bir kadın.
Gulia; İtalya'ya doğmuş, doğduğu şartlara sıkıştırılmaya çalışılmış, tüm şartları kendi lehine çevirmiş umutla yol alan bir kadın.
Sarah; Kanada'ya doğmuş, başarılı bir kadın ve anne. Onun ise savaştığı yegane şey başarısını elinden almaya çalışmak için onu hastalığından vuran iyi giyinmiş hırsızlar.
Üç kadın, üç farklı hayat, üç farklı mücadele. Okudukça fark ediyoruz ki dünyanın her yerinde kadın olmak zor. Kadın olarak güçlü kalmak daha zor.
Tüm zorluklarına rağmen onları bir bir aşan bu kadınlara, her kadına, onları anlamak isteyen herkese yer açan bir hikaye.
Keyifle okudum, keyifle okumanızı dilerim...
"Tekrar ailemle olmak, konuşmak, gülmek, ortak şeylerden bahsedip kendi dilimde tartışmak harika bir duyguydu."
Bu kitapta bir kaçış ve bir dönüş hikayesi var. Dönüşümün hikayesi. Kitabın yazarı kendi hikayesini en derin yanlarıyla dürüstçe anlatmış. Okurken kendinizi onun yanında hissediyor olmanız bunun kanıtı adeta.
Bir dönüşüm demiştim. Küçük hırçın bir kızdan yetişkin ve güçlü bir kadına dönüşüm. Biliyoruz ki dönüşüm, sabah kalkalım her şey değişsin dediğimiz bir şey olmuyor ne yazık ki.
"Waris" yani kitabın ve kendinin de kahramanı, dönüşümü bazen acı bazen de tatlı cümlelerle ifade etmiş. Coğrafyanın ve doğduğun evin kader olmadığını da bu cümlelerden çıkarıyoruz. Çünkü kader ilan etmeyip yaşadığı kıtadan bir başka kıtaya geçmiş. Kıtadan kıtaya varan bu süreç de kitabın konusu, Waris Dirie'nin gerçek yaşam öyküsü olmuş.
Ben kitabın okurken, kendi hayatını her şeye rağmen kuran bu kadına hayran oldum. Yanında durdum, onunla onun yaşadıkları aşmaya çalıştım sanki. Diyeceğim o ki, bu gerçek bir ayağa kalkma ve ayakta kalma hikayesi. Ortak olmak isteyen herkes için güç vermeye hazır bir hikaye.
Keyifli okumalar :)
"Ben zalimler çağında yaşayan bir alçaktım."
Bu cümleyle başlıyor Ahmet Ümit bu sırlarla dolu eserine. Çağ kelimesi o kadar yerinde kullanılmış ki. Çünkü kitap günümüzden sizi kucaklayıp geçmişin bazı kapalı kapılarının önüne koyuyor. Kitabı okudukça kapılar bir bir açılıyor. Bazı yerlerde şu düşünce canlanıyor zihninizde; 2000 küsür yıl öncede çok farklı değilmiş dünya.
Geçmiş ile şimdiki zaman arasında çıktığı bu yolculukta, bağlantıları kuruyor ve her bir kilit açıldıkça her bir tablet okundukça kitabın bir parçası haline geliyor insan.
Şimdiden keyifli okumalar dilerim, keyifli bir yolculuk :)