Kitabın ilk basımı 1979'da yapılmıştır ve yazarın tek romanıdır.
Romanda birbiriyle kesişmeyen iki farklı hikâye anlatılmaktadır.
Hikâyelerden biri, Kurtuluş Savaşı'na katılıp orada arkadaşları şehit düşen ve savaştan memleketine sağ dönen Gül Yetiştiren Adam'ı konu almaktadır. Gül Yetiştiren Adam, savaş sonrasında meydana gelen gelişmelerden hiç hoşnut değildir ve tepkisini evinden hiç çıkmayıp gül yetiştirerek göstermektedir. Bu kısımda yazarın fikir dünyasını görmek de mümkün.
İkinci hikâye ise Sitare ve arkadaşları etrafında şekillenmektedir. Sitare ve arkadaş grubu medeniyeti yanlış anlamış ve yozlaşmış bir kültürü temsil eder. Bu yozlaşma; çarpık ikili ilişkiler, özümsenmemiş, yapmacık yaşam tarzıyla gözler önüne serilir. Okurken sizi de içine alan bir kaosa dönüşür. Öyle ki Sitare'nin hem vurdumduymaz hem de duyarlılığının çatışmasıyla içine dönmeye çalıştığı fakat başarılı olamadığı anlar, okuyanı da aynı ızdıraba sürükler.
Roman boyunca bu iki hikâyenin kesişeceğini düşünmüştüm fakat öylece sonlandı. Kendi adıma bütünleşmesini isterdim.
Başta da belirttiğim gibi kitap bir roman olsa da yazarın fikir dünyasını fazlasıyla yansıtıyor. Bu açıdan okuru sorgulamaya iten bir yanı da var. Bu sorgulamanın yanında okumaya tat katan, şiirsel ifadeler de kitaba yoğunluk kazandırmış.
Özetle yine herkesin kendince anlamlandıracağı bir kitap. Keyifli okumalar...