📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
İsmini yıllardan beri duyduğum bir öykü kitabı Gazoz Ağacı. Neden bilmiyorum ama içimi açacak; insanın günlük halleriyle, küçük mutluluklarıyla dolu bir kitap okumayı bekliyordum. Sonuç ise tam tersi oldu. Adeta kitap beni boğdu boğdu duvara attı.
Öykülerin ayrıntılarına çok değinmeden genel görüşümü paylaşmak istiyorum. Mutlu biten bir tanecik bile hikaye yoktu diyebilirim. Hikaye mutlu mu bitmeli derseniz elbette hayır. Ancak hayat dediğimiz yer bu kadar da karanlık ve kötücül değil bence. Birçok hikayenin sonunda ölen, intihar eden birileri vardı. Evlendikleri ilk gecenin sabahı doğmadan kendini bahçedeki kuyuya asan bir kız vardı mesela. Hani 3-5 öykü böyle bitse neyse. Bitirdiğimde bana iyi hissettiren bir tane bile öykü yoktu.
Gazoz Ağacı mesela, ne güzel başladı. Güzel de devam etti. Aşkın ilk parıltıları söndü. Ama o kadar kötü mü bitmeliydi gerçekten? Sabahattin Kudret'in mutluluğa alerjisi olduğunu düşündüm okurken. Karakterlerin hiçbiri birbirini gerçekten sevmiyordu. Aşk yoktu kitapta her ne kadar varmış gibi dursa da. Evlatlar ana babalarını sevmiyordu. Ana babalar da biraz mecburiyetten evlatlarını seviyorlarmış gibi davranıyorlardı. Hele eşler arasında korkunç boşluklar, uçurumlar vardı. Birbirleriyle aynı ortamda olmaktan bile kaçınan, konuşacakları hiçbir ortak konuları olmayan insanlar okudum. Kasvet vardı bütün öykülerde. Hiç canlı renkler yoktu sanki. Öykücüler iyi gözlemcilerdir diye biliriz. Yazarımızın nasıl bir hayatı vardı ve bütün bu karamsarlıkları nasıl topladı acaba?
Bitsin diye zorla okudum üzgünüm. Beni hiç içine almadı bu kitap :(
Basit insanlara verilen buyruklar bazen bir tehditle, buyruğa boyun eğmeyenlerin başına korkunç bir şeyin hatta doğaüstü bir şeyin gelebileceğine ilişkin bir uyarıyla pekiştirilmelidir.
Hepimizin aldığımız kararlardan, olduğumuz yerden ve kişiden şüpheye düştüğümüz; ''Her şey çok başka ve güzel olabilirdi.'' dediğimiz anlar olmuştur. Belki de bazılarımız bütün hayatını bu keşke ve acabaların arasında geçirmiştir. Dr. Bruer de bu kişilerden biri. Yaşadığı yerin en saygın doktoru, zengin ve iyi bir ailesi var ama mutlu değil, tatmin olmuş değil. Nietzche ile -sözde ona çaktırmadan- onu tedavi için başladığı süreç zamanla kendisinin tedavi sürecine dönüşür. Bir oyun gibi başlayan bu zaman dilimi Dr. Bruer'in kendini arama yolculuğu olur. Sonunda ikisi de birbirini tedavi eder.
Tedavi sürecinde her şey altüst olmaya başlıyor gibi görünse de Bruer bir hipnoz seansı sayesinde, hayalinini kurduğu ve yaşasaydı çok mutlu olacağını düşündüğü o hayatı bir an için tecrübe eder ancak yine mutlu olmadığını hisseder. Hipnozdan çıktığında şu anki hayatının kıymetini idrak etmiştir. Karısını ve çocuklarını daha çok sevmektedir. ''Onun şimdi kıymetini biliyorsun çünkü onu kaybetmenin nasıl bir şey olduğunu çok yakından deneyimledin.'' cümlesi bir tokat gibi çarpar yüzümüze. İnsan budur işte. Kaybettiklerinin müptelası... Elimizi uzattığımız an tutabildiklerimiz nedense tutamadıklarımızdan daha az değerli gelir bize. Elde etmek için can attığımız şeylere zamanla alışınca o kadar da kıymet vermemeye başlarız. Kaybetmekten korkmamaya başlarız. Ta ki gerçekten kaybedene kadar. Hipnoz sahnesini okuyup bitirene kadar içimde bir sıkıntı vardı doğrusu. Gerçekten ailesini bırakıp gittiğini düşünmüştüm Bruer'in. Hele ki seçtiği hayattan mutlu olmadığında artık geri de dönemeyeceğini düşünüp sanki ben onun yerindeymişim gibi çaresiz hissetmiştim. Sürecin bir hipnoz seansı olduğunu anladığımda ise rahat bir nefes aldım ve garip bir şekilde mutlu hissettim. Keşke hayatımızdaki