Ne yeraltı edebiyatı ne de bir tabu meselesi! Bahsi geçen konu, yakın geçmişte gerçek hayatta fazlasıyla karşılık bulmuş durumda. 600 kişiyi geçin, 919 erkekle birlikte olan kişilerin varlığı artık şaşırtıcı değil. Romanın gereğinden fazla abartıldığını gördüğüm için okumaya karar verdim, fakat beklediğim türde hastalıklı fikirler ya da gerçekten rahatsız edici sahnelerle karşılaşmadım. Yasaklanacak kadar aşırı bir içeriğe sahip olduğu iddiasıysa tam anlamıyla mesnetsiz.
Kitabı ve yazarını neredeyse ilahi bir mertebeye taşıyanları da anlayabilmiş değilim. Edebi açıdan değerlendirildiğinde, metin vasatın dahi altında seyrediyor. Elle tutulur, üzerinde uzlaşılmış herhangi bir sanatsal değeri yok. Üslubu ise akıcılıktan yoksun, zorlama ve didaktik olmaktan öteye gidemiyor. Pornografi ve cinsellik üzerine daha önce hiçbir metinle karşılaşmamış, insan bedeninin hazzı artıran sınırlarını deneyimlememiş yahut bu konular üzerine düşünmemiş okurlar için bir tür kutsal metin gibi görünebilir.
Müptezeller, hayatın sert gerçeklerini tokat gibi yüzümüze vuran bir eser. Gördüğümüzü sandığımız dünyanın arka sokaklarında, hiç bilmediğimiz, duymadığımız nice olaylar, nice insanlar var! Kitap, bu çıplak gerçekleri gözler önüne sererken argonun, madde kullanımının ve şiddetin sınırlarını zorluyor.
Bu tür eserleri okuyunca "Gençler merak eder, maddeyi dener, bağımlı olurlar!" diye feveran eden zihniyetin sığlığını sıkça görüyorum. Oysa Müptezeller, tam tersine, "Bütün bunların içine neden düşmemeliyiz?" sorusunun en sert ve çarpıcı yanıtını veriyor. Akıl hastanesinden cezaevine, cinayetten intihara kadar bağımlılığın insana ne tür bedeller ödettiğini gösteriyor. Bunca gerçeğe rağmen hâlâ özenen varsa, o zaten kaçınılmaz sona mahkûmdur.
Akıcılığı tartışılmaz. Yüz sayfa daha olsa aynı hızla okurdum. Fakat anlatım tarzında eksik bulduğum nokta, yazarın olayları soluk soluğa aktarması. Sanki biri peşinden koşuyormuş gibi yazılmış; düşünceler, olaylar, trajediler ardı ardına sıralanıyor ve hepsi iki yüz sayfanın içine sıkıştırılmış. Oysa keşke yavaşça içine çekilip ağır ağır bırakılan bir duman gibi işleseydi her şeyi. Ama Emrah Serbes, sabırsız bir tiryakinin telaşıyla derin bir nefes çekip dumanı hızla üflüyor, hatta yutuyor.
Eğer dünya gerçeklerinin ağırlığı altında ezilen, melankoli ve umutsuzlukla baş edemeyen biriyseniz bu kitabı tavsiye etmem. Fakat unutmayın, acı bu dünyanın en büyük gerçeği.
"İsmail, sen nereden girdin bu işlere ya?" diye sordum.
"Otoparkta çalışıyordun en son. Hani Gebze'de gübre fabrikasına girecektin?"
"Ya işte kardeşim," deyip kederle güldü. "Gübreye giremedik, çişe girdik. Çünkü bu dünyada deveye diken, insana s*ken yaraşırmış."