Elimde mis gibi, dertsiz, tasasız bir üçleme tutuyorum. Neden mi? Çünkü bu üçleme sanırım paralel evrenlerden birinde geçiyor ya da bir ütopya. Aksi halde okuduğum bin küsur sayfanın başka bir açıklamasını yapamam.
Geçtiğimiz haftalarda kendi kendime bir karar almıştım. Artık kimsenin okuma zevki hakkında yorum yapmayacağım ve yaşımın getirdiği olgunlukla herkesin okuma zevkine saygı duyacağım.
Gelgelelim ardından Zeynep Sahra’nın adları ‘ayçöreği, elmalı turta ve kırmızı kurabiye’ olan kitap üçlemesi masamda beliriverdi diyelim.
Dedim ki; saygı duyacağım ve bakalım bu mecralarda ne varmış, insanlar ne tür kitaplardan hoşlanıyormuş deyip okuyacağım. Çünkü önünde sonunda herkes biraz aşk romanı okumaktan hoşlanır. HERKES!
Ancak yazarımızın bize sunduğu dünyada aşk bir takım zorunluluklardan ibaret! Bunlardan en önemlisi ve vazgeçilmezi kızımızın çok güzel erkeklerimizin de çok ama çok yakışıklı olması.
Neyse bu klişe hakkında da çok yorum yapmayacağım çünkü insan okurken zihninde güzel kızlar ve yakışıklı erkekler canlandırmak ister.
Konuya gelecek olursak; Sahra adlı genç kızımız Üsküdar sırtlarında küçük ve mütevazi bir mahallede yaşamaktadır. Çocukluğundan beri yan komşunun oğluna yanıktır. Zeki olan kızımız tıp fakültesini kazanır ve karşılıksız aşkının acısına daha fazla dayanamayıp mahallesini terk edip yurda yerleşir ve bu kısımda biz de ütopik bir dünyaya adım atmış oluruz.
Fakültenin rektörünün zengin ve playboy olan oğlu Emir ise elbette geçmişi travmalı, çapkın falan filan işte… biliyorsunuz anlatmaya gerek yok.
Kız başına üç yakışıklı kaslı erkeğin düştüğü bu ütopyada; atarlar, giderler, bırak kolumu canım acıyorlar, uyuşturucular, öfkeyle dudağını ısırmalar, hırlamalar, öpüşmeler, yan yana yatmalar ancak asla daha fazlasını istemeyen uslanmaya