Koşan, zıplayan, uçan, kaçan hayvanları evlere ve kafeslere hapsetmeyin. Onlar sizin hayatınızı renklendirmek için değil, kendi hayatlarını yaşamak için var. Zevkleriniz uğruna hayvanları köleleştirmeyin. Hayvan sevgisi, kendine yetebilecek bir canlıyı eve kapatıp önüne bir kap mama koymakla olmaz.
Bu yaklaşım sevgi değil, çoğu zaman hayvan düşmanlığına dönüşür. Öyle bir düşmanlık ki, hayvanların sorunlarıyla yüzleşmemek için onları kısırlaştırmayı, yaşamlarını kalıcı olarak değiştirmeyi normalleştirir. Bir canlının hayatını kendi keyfimiz için yeniden şekillendirmeye hakkımız yok.
Sağlıklı hayvanlar kendi yaşam alanlarında olmalıdır. Patileri toprağa, dağa, taşa bassın diye yaratıldılar, “patisini yediğim” denmesi için değil. Kuşların kanatları gökyüzünü yarıp geçsin diye vardır, “hanimiş maviş” diye çağrılsınlar diye değil. Sindirim sistemleri doğaya uyumlu tasarlandı, bir ömür boyunca bir tas mamanın mahkûmu olsunlar diye değil.
Bir an durup empati kuralım. Bizler, doğamız gereği hareket etmeye, üretmeye, seçmeye, gitmeye ve dönmeye ihtiyaç duyan varlıklarız. Şimdi düşünelim: Bizim yerimize karar verildiğini, özgürlüğümüzün “iyiliğimiz için” kısıtlandığını, hayatımızın birkaç metrekarelik bir alana sığdırıldığını. Günde iki öğün yemek verilmesi, sevilmemiz ve okşanmamız buna razı olmamızı sağlar mıydı? Kim, sırf bakılıyor diye kendi hayatından vazgeçmeyi kabul ederdi?
Tatil beldeleri ve sokaklar, hevesle alınıp terk edilen hayvanlarla dolu. Çocuğunuz istedi diye, hayvansever görünmek için ya da sosyal medyada birkaç beğeni almak uğruna bir canlının hayatını altüst etmeye hakkınız yok. Sahiplenme bir heves değil, bir sorumluluktur, ama her sorumluluk da sahip olmak anlamına gelmez.
“Tüm evcil hayvanlar özgür bırakılmalı” genellemesi de tek başına doğru değildir.